Hayat Pahalılığı Cumhuriyetçileri Zorluyor
Trump, Amerikan ekonomisinin tarihinin en güçlü dönemlerinden birinden geçtiğini sık sık dile getirse de, son veriler kamuoyunun neden bu iyimser tabloya ikna olmadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Çalışma Bakanlığı verilerine göre Aralık ayında enflasyon aylık bazda %0,3 artarken, yıllık enflasyon %2,7 seviyesinde ölçüldü. Bu oran teknik olarak kontrol altında kabul edilse de, barınma, sağlık, gıda ve enerji gibi temel harcama kalemlerinde fiyat artışlarının sürmesi, enflasyonun günlük yaşam üzerindeki etkisini azaltmıyor. Düşük ve orta gelirli Amerikalılar gelirlerinin büyük bölümünü bu alanlara harcadıkları için, fiyat artışlarını çok daha yoğun hissediyor. Bu tablo, 2026 seçimlerine yaklaşılırken hayat pahalılığının Trump yönetimi açısından en önemli siyasi zafiyet alanlarından biri haline geldiğini gösteriyor.
Enflasyon 2025 yılı sonunda genel anlamıyla durağan gözükse de gıda fiyatları yıl sonunda tüketici bütçesini en fazla zorlayan kalemlerden biri olarak öne çıktı. Aylık bazda kaydedilen %0,7’lik artış, Ekim 2022’den bu yana görülen en yüksek artış oranı olarak kayıtlara geçti. Gıda fiyatlarındaki bu yükseliş, doğrudan halkın günlük yaşamını etkilediği için enflasyonun kamuoyundaki görünürlüğünü ve siyasi etkisini artırıyor. Özellikle son aylarda yaşanan sığır ve dana arzı yetersizliği nedeniyle kırmızı et fiyatlarındaki ciddi artış da kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Bu tepki kamuoyu anketlerinde de görülüyor. Son aylarda ABD’de ekonomik memnuniyet seviyesi hızla gerilemiş durumda. Amerikalıların %47’si mevcut ekonomik koşulları “kötü” olarak değerlendiriyor. Yalnızca %21’lik bir kesim durumu “iyi” ya da “mükemmel” bulurken, %68 oranında bir çoğunluk ekonominin daha da kötüye gittiğine inanıyor. Bu olumsuz algının etkisiyle, halkın %35’i ekonomiyi ülkenin karşı karşıya olduğu en büyük sorun olarak tanımlıyor. Özellikle genel ekonomik gidişat ve enflasyonun en önemli problem olarak öne çıkmasında dikkat çekici bir artış yaşanıyor.
Muhafazakârlara yakınlığıyla bilinen bazı medya kuruluşları dahi Trump’ı ekonomi politikaları konusunda eleştirmeye başladı. Yapılan analizlerde, Trump yönetiminin ekonomik gündeminin seçmenlerin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan uzaklaştığı vurgulanıyor. Özellikle Başkan’ın faiz oranlarını agresif biçimde düşürme çağrıları gibi para politikasına odaklanmak yerine, enflasyonu daha kalıcı şekilde düşürecek yapısal reformlara yönelmesi gerektiği dile getiriliyor.
Enflasyondaki bu eğilim, Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) iki hafta içinde gerçekleştireceği toplantı öncesinde kritik bir gösterge niteliği de taşıyor. Aralık ayında işsizlik oranının %4.4 gibi görece sağlıklı bir seviyeye gerilemesiyle birlikte, Fed’in faiz oranlarını sabit tutması bekleniyor. Son üç ayda üç kez faiz indirimi yapan Fed’in, bu veriler ışığında daha temkinli bir politika benimseyeceği öngörülüyor. Enflasyon verilerinin açıklanmasının hemen ardından Trump, sosyal medya platformu üzerinden yaptığı açıklamada Fed Başkanı Jerome Powell’ı bir kez daha hedef aldı ve faiz indirimlerinin hızlandırılması çağrısında bulundu. Powell hakkında Adalet Bakanlığı tarafından başlatılan soruşturma da göz önüne alındığında, yaklaşan Fed toplantısı bir sonraki faiz kararı açısından belirleyici ve kritik bir öneme sahip olabilir.
Enflasyon ve hayat pahalılığının günlük yaşamda en somut yansımalarından biri konut krizi olarak öne çıkıyor. 2026 ara seçimleri yaklaşırken Cumhuriyetçiler, hızla yükselen konut fiyatları ve kira bedelleri karşısında kamuoyundan gelen tepkilere yanıt bulmaya çalışıyor. Geçtiğimiz ay yaptığı konuşmada “agresif” bir konut planı açıklayacağını duyuran Trump, konut maliyetlerini düşürme vaadiyle dikkat çekmişti. Ancak hem mortgage faizlerinin hem de kira seviyelerinin hâlâ yüksek seyretmesi, bu hedefin kısa vadede federal düzeyde hayata geçirilmesini oldukça güç hale getiriyor. Trump’ın ekonomi ekibi, son haftalarda konut krizine çözüm bulmak amacıyla çeşitli önerileri gündeme taşıdı. Bu öneriler arasında yeni konut üretimini teşvik etmek, bazı ev kredisi ücretlerini azaltmak, konut satışlarında vergi yükünü hafifletmek ve vatandaşların emeklilik ya da üniversite fonlarını konut peşinatı olarak kullanmalarına izin vermek gibi adımlar yer alıyor. Ancak bu önerilerin büyük bir kısmı ya Kongre onayına ihtiyaç duyuyor ya da henüz detaylandırılmadığı için somut politikalara dönüşebilmiş değil.
Trump yönetiminin konut krizini yalnızca Demokratların yönettiği eyalet ve şehirlerin sorunu olarak görmesi ise federal düzeyde kapsamlı bir müdahale geliştirilmesini zorlaştırıyor. Ancak artan maliyetlerin ülke genelinde yaygınlaşması ve seçmen nezdinde konunun partiler üstü bir endişeye dönüşmesi, bu yaklaşımın Cumhuriyetçilere siyasi bir maliyet doğurabileceğine işaret ediyor. Özellikle yüksek enflasyon ortamında konut krizi, halkın yaşam maliyeti algısını daha da ağırlaştıran başlıca unsurlardan biri haline geliyor. Konut üretimini artırmak için yönetim, federal yardımlar ve vergi teşvikleri yoluyla yerel yönetimler üzerinde baskı kurarak inşaat faaliyetlerini hızlandırmayı hedefliyor. Bu doğrultuda geçtiğimiz ay mobilya, kereste ve diğer inşaat malzemelerine yönelik ithalat vergilerinin sessizce askıya alınması dikkat çekti.
Tüm bu veriler ışığında, 2026 ara seçimlerine doğru ilerlerken ekonominin Trump ve Cumhuriyetçiler için en kırılgan alanlardan biri haline geldiği açıkça görülüyor. Her ne kadar Başkan Trump Amerikan ekonomisinin gücünü sık sık vurgulasa da, artan yaşam maliyetleri, yüksek konut fiyatları, reel gelirlerdeki durgunluk ve halkın giderek büyüyen memnuniyetsizliği, bu söylemin karşılık bulmasını zorlaştırıyor. Üstelik Cumhuriyetçilerin ekonomik meselelerde uzun süredir güçlü oldukları algısı da bu süreçte sarsılma riski taşıyor. Dolayısıyla, yaklaşan seçimlerde Trump ve Cumhuriyetçiler en büyük darbeyi 2024 seçimlerinde en iddialı oldukları alan olan ekonomiden alabilirler. Tüm bu ekonomik baskılara ek olarak, son yıllarda kira fiyatlarında yaşanan ciddi artışlar da mevcut tabloya karşı halkın tepkisini artırıyor. Başkan Trump’ın ekonomik politikaları ile bu geniş seçmen grubunun yaşadığı sorunlar arasındaki uçurum büyüdükçe, bu durumun siyasi sonuçları da kaçınılmaz hale gelebilir.