Trump Grönland’ı İstiyor
Başkan Trump, Grönland’ı ABD’nin kontrolüne alma fikrinden vazgeçmiyor. İlk kez 2019’da dile getirildiğinde marjinal ve ciddiyetsiz bulunan bu çıkış, Trump’ın 2025’te yeniden göreve gelmesiyle birlikte somut bir dış politika başlığına dönüşmüş durumda. Son haftalarda Beyaz Saray’dan gelen açıklamalar, Washington’un bu meseleyi artık yalnızca bir “stratejik ilgi” olarak değil, uzun vadeli bir hedef olarak gördüğünü ortaya koyuyor. ABD yönetimi tercihin müzakere ve satın alma yoluyla ilerlemek olduğunu vurgulasa da askeri seçeneğin “tamamen dışlanmadığı” yönündeki ifadeler tartışmayı Avrupa ve NATO açısından son derece hassas bir noktaya taşımış durumda.
Trump, Grönland’ı kontrol altında tutmayı ABD’nin Arktik’teki güvenliği açısından zorunlu bir ihtiyaç olarak görüyor. Washington’a göre Rusya ve Çin’in son yıllarda Arktik’te askeri faaliyetlerini artırması, bu bölgeyi artık ikincil değil, doğrudan ulusal güvenlikle ilgili bir alan hâline getirdi. Olası bir Rus füze saldırısında, füzelerin ABD’ye ulaşırken Grönland üzerinden geçeceği varsayımı, adayı erken uyarı ve savunma açısından kritik kılıyor. Bu nedenle Grönland, ABD’nin Arktik’te askeri varlığını güçlendirebileceği bir üs ve Trump yönetiminin öncelikleri arasında yer alan “Golden Dome” füze savunma sistemi için uygun bir konuşlanma noktası olarak görülüyor. Trump’ın bakışında Grönland, yalnızca coğrafi bir ada değil; ABD’nin kuzeyden gelebilecek tehditlere karşı ilk savunma hattının kilit parçasıdır.
Grönland, hukuken Danimarka Krallığı’na bağlı, ancak geniş özerklik yetkilerine sahip bir bölge. Yaklaşık 56 bin nüfuslu ada, savunma ve dış politika dışında hemen her alanda kendi kendini yönetiyor. Trump’ın yaklaşımı ise bu hukuki ve siyasi çerçeveyi büyük ölçüde görmezden geliyor. ABD açısından Grönland, Arktik’te artan jeopolitik rekabetin merkezinde yer alan, coğrafi konumu itibarıyla erken uyarı sistemleri, füze savunması ve Kuzey Atlantik geçişleri için kritik bir alan. Ayrıca nadir toprak elementleri ve enerji potansiyeli, Washington’un ekonomik ve teknolojik hesaplarında önemli bir yer tutuyor.
Beyaz Saray’ın son aylarda Grönland’a özel bir temsilci ataması ve Dışişleri Bakanı Rubio’nun Kopenhag ile bu konuyu doğrudan görüşeceğini açıklaması, Danimarka’da ciddi bir rahatsızlık yarattı. Danimarka hükümeti, Grönland’ın “satılık olmadığı” yönündeki tutumunu net biçimde koruyor. Kopenhag açısından mesele yalnızca egemenlik değil; aynı zamanda uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan halkların kendi kaderini tayin hakkı. 2009 tarihli özyönetim yasasına göre Grönland halkı isterse bağımsızlık referandumu yapabilir. Ancak yapılan son kamuoyu yoklamaları, Grönlandlıların büyük çoğunluğunun ABD’ye bağlanmaya açıkça karşı olduğunu gösteriyor.
Avrupa başkentlerinde ise Trump’ın söylemi alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Londra, Paris ve Berlin’den gelen açıklamalar, Grönland’ın statüsünün tehdit edilmesine karşı nadir görülen bir Avrupa dayanışmasına işaret ediyor. Avrupa liderleri, Grönland’ın “halkına ait olduğu” vurgusunu öne çıkararak Washington’a dolaylı ama net bir mesaj verdi. Bu tutum, Avrupa’nın yalnızca Danimarka’yı değil, kendi güvenlik mimarisini de savunduğunu gösteriyor. Zira Trump’ın yaklaşımı, Avrupa’da uzun süredir varsayılan ABD’nin öngörülebilir bir müttefik olduğu fikrini ciddi biçimde zedeliyor.
Bu kriz en sert etkisini NATO içinde gösteriyor. İttifakın temel ilkeleri, üyelerin anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmesini ve birbirlerine karşı güç tehdidinde bulunmamasını esas alıyor. ABD’nin, bir NATO müttefikinin toprağı hakkında ilhak imasında bulunması, bu ilkelerle açık bir çelişki yaratıyor. Danimarka Başbakanı Frederiksen’in “bunun NATO’nun sonunu getirebileceği” yönündeki uyarısı, Kopenhag’ın meseleyi ne kadar varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü ortaya koyuyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte için ise bu tablo, ittifakın kuruluşundan bu yana karşılaştığı en zor sınavlardan biri anlamına geliyor.
Washington cephesinde söylem bilinçli biçimde iki yönlü ilerliyor. Beyaz Saray yetkilileri, kamuoyuna dönük açıklamalarda askeri bir adımın tercih edilmediğini, çözümün diplomasi ve müzakere yoluyla aranacağını vurguluyor. Buna karşılık “ulusal güvenlik” söylemi sürekli gündemde tutularak, Grönland’ın ABD için vazgeçilmez olduğu mesajı veriliyor. Bu yaklaşım, askeri tehdidi açıkça telaffuz etmeden karşı taraf üzerinde baskı kurmayı amaçlıyor. Ortaya çıkan belirsizlik, Danimarka ve Avrupa başkentlerini temkinli davranmaya zorluyor ve Washington’un elini güçlendiriyor. Trump yönetimi bu konuyu sadece Danimarka ile çözülecek teknik bir mesele olarak görmüyor; Grönland üzerinden Avrupa’nın ABD’ye ne kadar ihtiyaç duyduğunu, güvenlik konularında ne ölçüde Washington’a bağımlı kaldığını test ediyor. Bu nedenle Grönland tartışması, bir toprak meselesinden çok, ABD–Avrupa ilişkilerinde güç dengesinin yeniden tanımlandığı daha geniş bir siyasi baskı aracı olarak kullanılıyor.
Rusya ve Çin açısından bakıldığında ise tablo daha da karmaşıklaşıyor. Rusya, Arktik bölgesini zaten uzun süredir askeri ve ekonomik olarak öncelikli bir alan olarak görüyordu. ABD’nin Grönland üzerindeki iddiaları, Moskova’nın NATO’nun kuzey kanadına ilişkin şüphelerini güçlendiriyor ve Rusya’ya kendi askeri varlığını meşrulaştırma fırsatı sunuyor. Çin ise daha temkinli bir dil kullanıyor. Pekin, Grönland’daki madenler ve altyapı projeleriyle ilgilenmiş olsa da Trump’ın agresif yaklaşımının Arktik’i sert bir jeopolitik rekabet alanına dönüştürmesinden endişe ediyor. Çin açısından ABD’nin tek taraflı hamleleri, uzun vadeli ekonomik planlar için öngörülemez bir ortam yaratıyor.
Grönland tartışması, Trump yönetiminin dış politikada benimsediği güç merkezli ve tek taraflı yaklaşımın en açık örneklerinden biri hâline gelmiş durumda. ABD’nin güvenlik gerekçeleriyle öne sürdüğü talepler, Danimarka’nın egemenliği, Avrupa’nın siyasi bütünlüğü ve NATO’nun temel ilkeleriyle doğrudan çatışıyor. Askerî bir senaryo düşük ihtimal olarak görülse bile, kullanılan dil ve yaratılan belirsizlik müttefik ilişkilerine ciddi zarar veriyor. Grönland meselesi, ABD ile Avrupa arasındaki güven krizini derinleştirirken Arktik’i de daha kırılgan ve rekabete açık bir bölge hâline getiriyor. Sorun, yalnızca bir ada üzerinden yürüyen bir tartışma değil Batı ittifakının geleceğine dair daha büyük bir sınav olarak öne çıkıyor.