Trump’ın Fed Başkanı Adayı Belli Oldu
ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamayla ABD Merkez Bankası (Fed) başkanlığı için Kevin Warsh’ı aday gösterdi. Mevcut Başkan Jerome Powell’ın görev süresinin Mayıs ayında sona erecek olması, Warsh’ın koltuğu devralmasının önünü açarken, adaylık Fed’in geleceği açısından kritik bir döneme işaret ediyor. Daha önce Fed Yönetim Kurulu’nda görev yapmış deneyimli bir isim olan Warsh’ın Kongre’den onay aldıktan sonra göreve başlaması bekleniyor. Ancak devam eden iç siyasi tartışmalar, Trump’ın Fed üyelerine yönelik sert söylemleri ve bu sürece eşlik eden soruşturmalar dikkate alındığında, Warsh’ın Kongre’den onay almasının kolay olmayacağı görülüyor.
Trump, Wash’ın “tarihin en büyük Fed başkanlarından biri olacağını” söylerken kendisini “asla hayal kırıklığına uğratmayacağını” da özellikle vurguladı. Bu adaylık, Trump’ın ilk döneminde atadığı mevcut Fed Başkanı Jerome Powell arasında uzun süredir devam eden gerilimin bir sonucu olarak da okunabilir. Trump’ın faiz indirimi konusunda Fed üzerindeki baskısı ve Powell’ın bu taleplere direnmesi, uzun bir süredir Fed’in bağımsızlığı üzerinden tartışmalara neden oluyordu. Warsh, geçmişte yüksek faiz politikalarını savunan bir isim olarak bilinse de son dönemde düşük faiz çağrılarıyla Trump’ın ekonomik ajandasına daha yakın bir konumda durmaya başladı. Bu yönüyle Warsh, Trump açısından hem siyasi olarak uyumlu hem de piyasalara güven verebilecek bir aday profili çiziyor. Hâlihazırda Hoover Enstitüsü’nde görev yapan Warsh, aynı zamanda Stanford Üniversitesi’nde ders veriyor. Daha önce George W. Bush döneminde ekonomi danışmanlığı yapmış olan Warsh’ın yatırım bankacılığı geçmişi de bulunuyor.
Warsh’ın adaylık sürecinin Kongre’de sorunsuz ilerlemesi beklenmiyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın bu ay başında Jerome Powell hakkında başlattığı cezai soruşturma, Trump’ın Fed’in bağımsızlığını zedelediği yönündeki eleştirileri daha da güçlendirdi. Senato Bankacılık Komitesi’nin kıdemli Demokrat üyesi Elizabeth Warren, Trump’ın Powell’ı hedef almasını ve Fed Yönetim Kurulu üyesi Lisa Cook’u görevden alma çabalarını da hatırlatarak, söz konusu soruşturmalar sonuçlanmadan hiçbir adayın onay sürecinin ilerlememesi gerektiğini savundu. Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis de benzer bir tutum sergileyerek, Powell’a yönelik soruşturma devam ettiği sürece Trump’ın Fed’e yapacağı hiçbir atamayı desteklemeyeceğini açıkladı.
Powell hakkındaki soruşturmaya farklı çevrelerden tepkiler gelse de Trump geri adım atmıyor. Warsh’ın Senato tarafından onaylanması durumunda ise Powell’ın görev süresini tamamlamadan istifa edip etmeyeceği belirsizliğini koruyor. Geleneksel olarak Fed başkanları, yerlerine yeni bir atama yapıldığında görevlerini devrederken, mevcut siyasi atmosfer nedeniyle Powell görev süresi sona erene kadar koltuğunu korumayı tercih edebilir. Powell’ın Fed başkanlığı görevi mayısta sona erecek olsa da, 2028’e kadar yönetim kurulu üyesi olarak görev yapma hakkı bulunuyor. Trump yönetimi, Warsh’ın elini güçlendirecek ikinci bir atama fırsatına da sahip. Powell’ın tamamen görevden ayrılması durumunda, Trump’a yakın isimlerin Fed Yönetim Kurulu’na aday gösterilmesi gündeme gelebilir. Ancak bu stratejinin hayata geçebilmesi, büyük ölçüde Powell’a yönelik soruşturmanın akıbetine bağlı görünüyor.
Warsh’ın geçmişte “iklim değişikliği gibi başlıkların Fed’in görev tanımının dışında kaldığını” savunması ve Powell’ın bu konulardaki açıklamalarını eleştirmesi, daha geleneksel ve muhafazakâr bir merkez bankacılığı anlayışını benimsediğini gösteriyor. Bu yaklaşım kısa vadede piyasalarda güven yaratabilir. Ancak uzun vadede Warsh’ın ne ölçüde bağımsız hareket edebileceği ve Trump’ın siyasi taleplerine karşı direnç gösterip gösteremeyeceği, Fed etrafındaki tartışmaların seyrini belirleyecek temel unsur olmaya devam edecektir.
Warsh’ın adaylığına yöneltilen başlıca eleştirilerden birini, ekonomi politikalarındaki tutumunun veriye değil, siyasi yönelime dayandığı iddiası oluşturuyor. Geçmişte Fed’in bağımsızlığını güçlü biçimde savunmuş olmasına rağmen son süreçte Fed’e yönelik faiz indirimi eleştirileri yapması ve Trump’a yakın bir pozisyon alması bu noktada eleştirilere zemin hazırlıyor. Warsh’ın söylemlerindeki dönüşüm, özellikle enflasyon karşısındaki pozisyonunda belirginleşiyor. 2008 sonrasında düşük faizlerin enflasyona yol açacağını iddia etmiş, ancak bu senaryo gerçekleşmediği için akademik ve finans çevrelerinden yoğun eleştiriler almıştı. Günümüzde ise yüksek enflasyon ortamına rağmen faiz indirimi çağrısı yapması, tutarlılığı ve inandırıcılığı konusunda soru işaretleri doğuruyor. Tüm bu eleştirilere rağmen Warsh’ın Stanford ve Harvard gibi prestijli eğitim geçmişi, Wall Street deneyimi ve JPMorgan CEO’su Jamie Dimon gibi isimlerden aldığı açık destek, finans çevrelerinde ona duyulan güveni pekiştiriyor.
Trump’ın Warsh’ı Fed Başkanlığı’na aday göstermesi, yalnızca faiz politikalarına yönelik bir hamle olarak değil, aynı zamanda finansal düzenleme alanında da önemli bir paradigma değişikliğinin sinyali olarak görülebilir. Warsh, Fed’in bankacılık düzenleme ve denetim yetkilerinin zamanla aşırı genişlediğini savunuyor ve bu yetkilerin bir kısmının Hazine Bakanlığı gibi doğrudan siyasi denetime tabi kurumlara devredilmesi gerektiğini öne sürüyor. Warsh’ın geçmişte kaleme aldığı yazılarda, Fed’in bankacılık düzenlemesinde “hak edilmemiş bir ayrıcalık” kullandığını savunması ve merkez bankasının, esasen Hazine’ye ait olması gereken bazı düzenleyici yetkileri üstlendiğini iddia etmesi dikkat çekiyor.
Kevin Warsh’ın Fed başkanlığına aday gösterilmesi, yalnızca bireysel bir atama kararı değil, aynı zamanda Trump yönetiminin para politikas ve kurumlar arası güç dengesi konularındaki yaklaşımının bir yansıması olarak yorumlanabilir. Warsh’ın geçmişten gelen Fed yönetim kurulu üyeliği deneyimi, muhafazakâr çizgisi ve son dönemdeki siyasi uyumu, hem piyasalar hem de Trump için cazip bir aday hâline getiriyor. Ancak bu adaylık, Fed’in bağımsızlığını koruma iddiası ile Trump’ın kurumsal denetimi siyasallaştırma eğilimi arasındaki gerilimi daha da görünür kılıyor. Warsh’ın bu denklemde nasıl bir denge kuracağı, yalnızca ABD iç siyaseti değil, küresel ekonomik istikrar açısından da dikkatle izlenmesi gereken bir süreci işaret ediyor.