ABD, İran’a Askeri Operasyona mı Hazırlanıyor?
ABD ile İran arasındaki gerilim tırmanıyor. Trump yönetimi, Washington ile Tahran arasında İran’ın nükleer programı ve füze kapasitesini sınırlamaya yönelik ön görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine, İran’a karşı yeni ve kapsamlı bir askerî saldırı seçeneğini yeniden gündemine aldı. Trump’ın son tehditleri, Tahran tarafından sert biçimde reddedilirken olası bir ABD saldırısına derhâl karşılık verileceği ve İsrail’in hedef alınabileceği uyarısı yapıldı. ABD büyük bir donanma gücünü bölgeye sevk ederken İran’ın Hürmüz Boğazı’nda deniz tatbikatı hazırlığında olduğu belirtiliyor. İran’a askerî müdahale, kısa süre önce İran’daki protestolara dolaylı destek çerçevesinde tartışılırken, protestoların sert biçimde bastırılmasının ardından odak yeniden nükleer ve askerî kapasitenin sınırlandırılmasına kaymış durumda.
ABD ile İran arasındaki dolaylı diplomatik temaslar, İran’daki kitlesel protestoların rejim tarafından sert biçimde bastırılması ve Washington’dan gelen askerî tehditler nedeniyle ocak ayı ortalarında fiilen askıya alınmıştı. İran’da protestoların tırmandığı ve Trump yönetiminin müdahale sinyalleri verdiği dönemde, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı ile ABD özel elçisi Steve Witkoff arasında gerilimi düşürmeye ve olası nükleer müzakerelerin zeminini yoklamaya yönelik mesajlaşmalar yapılmıştı. Ancak 14 Ocak itibarıyla Tahran, ABD’nin tehditkâr söyleminin diplomasiyi anlamsız hâle getirdiğini belirterek bu doğrudan iletişim hattını kestiğini ve temasların yalnızca Umman gibi aracı ülkeler üzerinden, son derece sınırlı biçimde yürütülebileceğini açıklamıştı.
Geçen ay İran’da patlak veren yaygın protestolar sırasında göstericilere açık destek veren ve “yardım yolda” ifadesiyle dayanışma mesajı ileten Trump, son günlerde söylemini belirgin biçimde değiştirerek odağı İran’ın nükleer faaliyetlerine çevirdi. Trump, Tahran yönetimini yeniden müzakere masasına davet ederken, bu çağrıyı sert uyarılarla destekledi. İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarına izin verilmeyeceğini vurgulayan Trump, ABD’nin nükleer tesisleri hedef alan son askerî operasyonunu hatırlatarak, yeni bir saldırının çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini dile getirdi. Bu yaklaşım, protestolara yönelik siyasi destek söyleminin yerini, doğrudan güvenlik ve caydırıcılık eksenli bir baskı stratejisine bıraktığını gösteriyor.
Trump’a son günlerde sunulan askerî seçenekler, Washington’un İran politikasında çıtanın daha da yükseltildiğini gösteriyor. ABD’li yetkililere göre bu seçenekler, yalnızca İran’ın nükleer ve füze altyapısına yönelik sınırlı hava saldırılarını değil, doğrudan İran toprakları içinde hedefli askerî operasyonları da kapsıyor. Önceki haftalarda gündemde olan planlara kıyasla daha kapsamlı olan bu senaryolar, İran’daki protestoların sert biçimde bastırılmasının ardından yeni bir bağlamda değerlendiriliyor. Bu durum, insan hakları ihlallerini gerekçe gösteren söylemin, daha geniş stratejik hedeflerle birleştiğine işaret ediyor.
Trump yönetiminin temel hedefi İran’ı nükleer silah geliştirme sürecinden vazgeçmeye zorlamak ve İsrail’e yönelik tehdit oluşturan bölgesel vekil ağlarını zayıflatmak olarak görülüyor. Ancak masadaki askerî seçenekler, yalnızca caydırıcılık değil, rejimin karar alma kapasitesini doğrudan etkilemeyi de hedefliyor. Bu yaklaşım, İran’da yönetim değişikliği ihtimalinin açıkça telaffuz edilmediği önceki dönemlere kıyasla daha riskli ve sonuçları öngörülmesi güç bir çizgiye kayıldığını gösteriyor. ABD yönetiminin bu tehditleri fiilî adımlara dönüştürüp dönüştürmeyeceği, önümüzdeki dönemde hem bölgesel istikrar hem de küresel güç dengeleri açısından belirleyici olacak.
Trump’ın İran’a yönelik baskı stratejisinde daha önce Venezuela’da uyguladığı modeli referans aldığı belirtiliyor. Washington’un Maduro’yu devirmek amacıyla aylarca süren askerî yığınak ve yoğun baskı politikası, doğrudan bir operasyonla Maduro’nun yakalanmasıyla sonlanmıştı. Trump yönetimi, İran’a karşı da benzer bir “aşamalı baskı” yaklaşımı izlese de ABD’li yetkililer Tahran’ın Washington’un öne sürdüğü koşulları kabul etme ihtimaline temkinli yaklaşıyor. Bu koşullar arasında uranyum zenginleştirmenin tamamen ve kalıcı biçimde sona erdirilmesi, mevcut nükleer stokların tasfiye edilmesi ve balistik füze kapasitesinin ciddi biçimde sınırlandırılması yer alıyor. Ayrıca İran’ın, Hamas, Hizbullah ve Yemen’deki Husiler dâhil Orta Doğu’daki vekil aktörlerle tüm bağlarını kesmesi talep ediliyor. Bu şartların kabulü, fiilen İran’ın İsrail’i vurma kapasitesinin yok olması anlamına geliyor.
Ancak Trump yönetimi, İran’a yönelik bir askerî müdahalenin Venezuela örneğine kıyasla çok daha zor ve riskli olacağının farkında. İran’ın güçlü askerî kapasitesi, zor coğrafyası ve bölgesel ağları, rejim değişikliğini son derece karmaşık bir hedef hâline getiriyor. Dışişleri Bakanı Rubio da İran’da böyle bir sürecin Venezuela’ya kıyasla çok daha ağır bedeller doğurabileceğine dikkat çekiyor. Bu nedenle Trump, sınırlı hava saldırılarından gizli özel kuvvet operasyonlarına kadar uzanan seçenekleri değerlendiriyor ancak henüz kesin bir karar vermiş değil. Başkanın kara operasyonlarına mesafeli durması ve Carter dönemindeki 1980 rehine kurtarma girişiminin başarısızlığını sıkça hatırlatması, bu temkinli yaklaşımın temel nedenleri arasında yer alıyor.
İran politikasında İsrail ve Körfez ülkeleriyle kurulan yakın ilişki, Trump yönetiminin stratejik tercihlerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu ülkeler, İran’ı ortak tehdit olarak algıladıkları için Washington’un sert tutumuna güçlü destek veriyor. Özellikle savunma işbirlikleri ve bölgesel güvenlik mekanizmaları, İran’a karşı caydırıcılığı artırmayı amaçlıyor. Ancak bu ittifak yapısı, bölgesel kutuplaşmayı da derinleştiriyor. İran, kendisini kuşatılmış hissettikçe savunma reflekslerini güçlendiriyor ve bu durum karşılıklı güvensizliği kalıcı hâle getiriyor.
ABD ile İran arasında tırmanan gerilim, diplomasi ile askerî güç arasındaki denge arayışının giderek zayıfladığını gösteriyor. Trump yönetimi, nükleer ve bölgesel güvenlik başlıklarını merkeze alan baskı stratejisini sürdürürken, askerî seçeneği açık biçimde masada tutarak Tahran üzerinde azami baskı kurmayı hedefliyor. Ancak İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel ittifakları ve küresel güçlerle kurduğu ilişkiler, bu dosyayı hızlı ve düşük maliyetli bir müdahale senaryosunun ötesine taşıyor. Önümüzdeki dönemde atılacak adımlar, yalnızca ABD-İran ilişkilerinin değil, Orta Doğu’nun genel güvenlik mimarisinin ve küresel güç dengelerinin geleceği açısından da belirleyici olacak.