Trump’ın Savaşla İlgili Net Bir Stratejisi Yok
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaş üçüncü haftasına girerken çatışmalar hız kesmeden devam ediyor. Sahadaki gelişmeler, ABD-İsrail güçlerinin İran’ın hava savunma sistemleri, füze üretim tesisleri ve kritik askerî altyapısını hedef alarak belirgin bir hava üstünlüğü sağladığını ve Tahran’ın füze kapasitesini önemli ölçüde zayıflattığını gösteriyor. Komuta-kontrol yapısına yönelik saldırılar da İran’ın operasyonel koordinasyonunu ciddi biçimde sekteye uğratmış durumda. Ancak bu tabloya rağmen İran yönetimi daha sert ve dirençli bir strateji benimseyerek balistik füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşılık vermeyi sürdürüyor.
Trump yönetimi, İran’a karşı yürütülen operasyonları genişletme ihtimalini değerlendirirken Orta Doğu’ya binlerce ek ABD askeri göndermeyi gündemine almış durumda. Bu olası sevkiyatın, Trump’a askeri seçeneklerini artırma ve operasyonların kapsamını genişletme esnekliği sağlaması amaçlanıyor. Çatışmanın Hürmüz Boğazı ve Körfez hattı üzerinden küresel enerji arzını kesintiye uğratacak şekilde genişleyerek kontrolsüz bir bölgesel savaşa dönüşme ihtimalinden endişe ediliyor.
ABD ve İsrail’in İran’ın üst düzey yönetici ve askerî kadrolarını hedef alan saldırı stratejisi son günlerde daha da belirginleşmiş durumda. İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin İsrail’in düzenlediği operasyonda hayatını kaybettiği açıklandı. Aynı süreçte İran Devrim Muhafızları’na bağlı Besic Güçleri Komutanı Gulam Rıza Süleymani’nin de İsrail saldırılarında hayatını kaybettiği teyit edildi. Bu gelişmeler, İsrail’in İran’ın karar alma ve mobilizasyon kapasitesini doğrudan hedef alan “liderlik tasfiyesi” stratejisini sürdürdüğünü gösterirken, İran tarafının bu saldırılara misilleme olarak İsrail’e yönelik operasyonlarını artırması, çatışmanın daha sert ve karşılıklı tırmanan bir aşamaya girdiğine işaret ediyor.
İran, ABD ve İsrail’in yoğun hava saldırılarına karşılık olarak balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla misilleme stratejisini sürdürürken çatışmanın kapsamını genişletiyor. Özellikle Tel Aviv ile Körfez bölgesindeki enerji altyapısının hedef alınması, savaşın yalnızca askerî değil ekonomik ve bölgesel güvenlik boyutunu da derinleştiriyor. Analizlerde, İran’ın doğrudan konvansiyonel güç yerine asimetrik kapasitelere dayanarak caydırıcılık oluşturmaya çalıştığı vurgulanıyor. Bu çerçevede “intikam” söylemiyle gerçekleştirilen saldırılar, rejimin iç kamuoyunu konsolide etmeyi amaçlarken aynı zamanda İsrail ve ABD üzerindeki maliyetleri artırmayı hedefliyor. Karşılıklı saldırılar, tarafların geri adım atmasını zorlaştırarak çatışmayı daha uzun ve kontrol edilmesi güç bir aşamaya sürüklüyor.
Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiğinin aksaması ve Körfez’deki enerji tesislerine yönelik saldırıların artması, petrol ve doğalgaz fiyatlarını küresel ölçekte yukarı çekerek enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açıyor. Bu süreç yalnızca arz güvenliğini değil, aynı zamanda küresel tedarik zincirlerini de bozarak daha geniş çaplı bir enerji şoku riskini beraberinde getiriyor. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu kritik geçitte yaşanan her askerî gerilim, küresel piyasalara doğrudan ve hızlı şekilde yansıyor. İran’ın boğaz çevresinde askerî varlığını artırması ve mayınlar ile hızlı saldırı botları gibi asimetrik unsurları devreye sokabileceği yönündeki ihtimaller risk algısını yükseltirken, ABD donanmasının bölgedeki yoğunlaşan varlığı gerilimin deniz boyutunu daha belirgin kılıyor.
Trump yönetimi, Hürmüz Boğazı’nda artan güvenlik riskleri karşısında yük paylaşımını öne çıkararak müttefik ülkelerden daha somut katkılar talep ediyor. Washington’un beklentisi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere NATO müttefiklerinin deniz devriyesi, mayın temizleme ve lojistik destek alanlarında daha aktif rol üstlenmesi. ABD’li yetkililer, küresel enerji akışının güvenliğinin yalnızca Amerikan donanmasına bırakılmasının sürdürülebilir olmadığını vurgularken, çok uluslu bir deniz güvenliği koalisyonu oluşturulmasını gündeme getiriyor. İngiltere ve Fransa sınırlı katkıya açık olduklarını belirtirken, Almanya ve bazı Avrupa ülkeleri çatışmanın tırmanma riskine dikkat çekerek daha temkinli bir tutum sergiliyor. Körfez ülkeleri ise enerji altyapılarını koruma konusunda ABD ile iş birliğini sürdürse de doğrudan askerî angajmanın kapsamı konusunda dikkatli davranıyor.
ABD basınında yer alan analizler, Trump yönetiminin İran savaşına ilişkin net bir strateji ortaya koyamadığına işaret ediyor. Buna göre Washington, savaşı meşrulaştırmak için farklı gerekçeler öne sürse de bu hedeflerin nasıl bir siyasi sonuca bağlanacağı konusunda açık bir yol haritası sunmuş değil. Trump’ın çatışmanın kısa sürede sona ereceği yönündeki açıklamalarına rağmen somut bir çıkış stratejisinin bulunmaması, savaşın nihai amacına dair belirsizliği artırıyor. Ayrıca yönetim içinde savaşın kapsamı ve hedefleri konusunda farklı yaklaşımların bulunması, ABD’nin İran politikasının uzun vadeli bir stratejiden ziyade kısa vadeli askerî hamleler etrafında şekillendiği yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Savaşın mali boyutu da Washington’da giderek daha fazla tartışma konusu haline geliyor. Pentagon’un İran’daki operasyonların sürdürülmesi için 200 milyar doları aşan ek bir bütçe talebini gündeme getirdiği, ancak bu talebin Kongre’den geçmesinin kesin olmadığı belirtiliyor. ABD’li bazı üst düzey yetkililer, söz konusu bütçe paketinin mevcut siyasi ortamda “gerçekçi bir onay şansı” bulunmadığını ifade ederken hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar yüksek maliyet ve belirsiz strateji nedeniyle çekincelerini dile getiriyor. Bu durum, savaşın yalnızca sahada değil, ABD iç siyasetinde de tartışmalı bir meseleye dönüştüğünü ve askeri operasyonların sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurduğunu gösteriyor.
Gelinen noktada savaş askerî açıdan ABD ve İsrail lehine ilerliyor gibi görünse de stratejik düzeyde giderek daha karmaşık ve riskli bir hâl almış durumda. İran’ın zayıflayan kapasitesine rağmen direncini sürdürmesi, çatışmayı klasik bir zafer senaryosundan uzaklaştırarak uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştürdü. Enerji altyapısının hedef haline gelmesi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki baskının artması, krizi küresel ekonomiyle doğrudan bağlantılı bir güvenlik meselesine dönüştürürken, müttefikler arasındaki görüş ayrılıkları ve diplomatik tıkanma savaşın kontrol edilmesini zorlaştırıyor. Mevcut tablo, kısa vadede hızlı bir çözümden ziyade, bölgesel etkileri giderek genişleyen ve küresel sonuçlar doğuran bir çatışma sürecine işaret ediyor.