Mahkeme Sosyal Medya Şirketlerini Suçlu Buldu
ABD kamuoyunda uzun süredir tartışma konusu olan sosyal medya şirketleri, 2026 itibarıyla belirleyici bir hukuki sürecin içine girmiş durumda. Açılan davalarla birlikte yeniden gündemin merkezine yerleşen bu platformlar, iş modellerini doğrudan etkileyebilecek bir sınamayla karşı karşıya bulunuyor. Meta, TikTok, Snap Inc. ve YouTube gibi şirketler, genç kullanıcılar üzerinde bağımlılık yarattıkları ve ciddi ruh sağlığı sorunlarına yol açtıkları iddialarıyla Ocak ayında mahkemeye taşındı. Los Angeles’ta görülen dava, sosyal medya platformlarını yalnızca içerik sağlayan araçlar olarak değil, tasarımı itibarıyla zarar üretebilen bir “ürün” olarak ele alan yeni bir hukuki yaklaşımı öne çıkarıyor. Bu süreçte TikTok ve Snapchat uzlaşma yolunu tercih ederken, YouTube ise kendisini hukuki açıdan farklı bir kategoriye yerleştirerek savunma geliştirdi. Dava sürecinde bu hafta jüri, Meta ve Google’ı genç kullanıcıları bağımlılığa sürükleyen platform tasarımları nedeniyle sorumlu buldu. Bu karar, emsal teşkil etme potansiyeli nedeniyle kritik bir eşik olarak değerlendiriliyor.
Davanın merkezinde yer alan 20 yaşındaki davacı, çocuk yaşta sosyal medya kullanmaya başladığını ve bu süreçte ciddi psikolojik sorunlar geliştirdiğini ifade etti. Altı yaşında YouTube, dokuz yaşında ise Instagram kullanmaya başlayan davacı, zamanla bu platformlara bağımlı hale geldiğini ve sosyal ilişkilerden uzaklaştığını belirtti. Özellikle ergenlik döneminde yoğunlaşan kullanımın depresyon, kaygı ve intihar düşüncelerini tetiklediği vurgulandı. Mahkemede verdiği ifadede, sosyal medya platformlarının tasarım özelliklerinin bağımlılığı artırdığını dile getiren davacı bildirimler, beğeni sistemi ve algoritmik önerilerin sürekli geri dönme isteği yarattığını ve bunun kendisinde bir “ödül hissi” oluşturduğunu ifade etti.
Dava sürecinde öne çıkan bir diğer unsur ise görsel filtrelerin psikolojik etkileri oldu. Davacı, Instagram filtrelerinin beden algısını olumsuz yönde etkilediğini ve daha önce bu tür sorunlar yaşamadığını belirtti. Davacının terapisti de mahkemede verdiği ifadede, sosyal medya kullanımının bireyin benlik algısıyla giderek daha güçlü bir şekilde iç içe geçtiğini vurguladı. Uzman görüşüne göre çevrim içi etkileşimler, özellikle genç kullanıcılar açısından duygusal durum üzerinde belirleyici bir rol oynuyor ve bu durum davacı tarafın argümanlarını güçlendiriyor.
Buna karşılık Meta ve Google’ın savunması, sorumluluğu bireysel ve çevresel faktörlere yönlendirdi. Şirket avukatları, davacının psikolojik sorunlarının sosyal medya kullanımından önce başladığını ve platformların bu sorunların nedeni değil, bir sonucu olabileceğini ileri sürdü. Bu çerçevede sosyal medyanın, mevcut sorunlarla başa çıkmak için kullanılan bir araç olduğu savunuldu. Ancak jüri bu argümanı yeterli bulmadı ve her iki şirketin de platform tasarımı ve işleyişi bakımından ihmalkâr davrandığına hükmetti. Jüriye göre hem Instagram hem de YouTube’un tasarım özellikleri, davacının yaşadığı zarar üzerinde önemli bir etken oldu. Ayrıca şirketlerin kullanıcıları bu riskler konusunda yeterince uyarmamış olması da kararın temel unsurlarından biri olarak öne çıktı.
Mahkeme, Meta’nın 4.2 milyon dolar, YouTube’un ise 1.8 milyon dolar olmak üzere toplam 6 milyon dolar tazminat ödemesine hükmetti. Bu tutarın 3 milyon doları telafi edici, 3 milyon doları ise cezai tazminat olarak belirlendi. Jüri ayrıca şirketlerin davranışlarını “kasıtlı veya ihmalkâr” olarak değerlendirerek, kararın yalnızca bireysel bir zarar tespiti değil, aynı zamanda şirket uygulamalarına yönelik bir uyarı niteliği taşıdığını ortaya koydu. Şirketler ise karara itiraz edeceklerini açıkladı. Google, YouTube’un bir sosyal medya platformu olarak değerlendirilmesine karşı çıkarken, Meta gençlerin ruh sağlığının tek bir uygulamaya indirgenemeyecek kadar karmaşık olduğunu savundu. Bu açıklamalar, hukuki sürecin temyiz aşamasında da devam edeceğine işaret ediyor.
Los Angeles’ta görülen dava, teknoloji şirketlerinin uzun süredir yararlandığı hukuki koruma mekanizmasını aşmaya yönelik farklı bir stratejiyle dikkat çekti. 1996 tarihli İletişim Ahlakı Yasası’nın 230. maddesi, şirketleri kullanıcı içeriklerinden doğan sorumluluktan büyük ölçüde muaf tutarken, davacı taraf bu kez doğrudan içerik yerine platformların tasarımına odaklandı. Avukatlar, sonsuz kaydırma, sürekli bildirimler, otomatik oynatma ve filtreler gibi özelliklerin kullanıcıyı platformda tutmak için bilinçli şekilde kurgulandığını savundu ve bu nedenle sosyal medya uygulamalarını birer “dijital kumarhane” olarak tanımladı. Bu yaklaşım, davanın seyrini belirleyen temel unsur haline geldi. Davacı taraf, sorunun kullanıcı içeriklerinden değil platformların mimarisinden kaynaklandığını ileri sürerek “kusurlu ürün tasarımı” argümanını öne çıkardı ve böylece sosyal medya şirketlerinin hukuki sorumluluğunu tartışmaya açan eşiği aşmayı hedefledi. Nitekim bireylerin yanı sıra okul bölgeleri ve eyalet yönetimleri de sosyal medyanın gençler üzerindeki etkileri nedeniyle şirketlere karşı hukuki süreç başlatmış durumda. Önümüzdeki aylarda hem eyalet hem de federal düzeyde yeni davaların görülmesi bekleniyor.
Benzer şekilde New Mexico’da görülen başka bir davada jüri, Meta’nın platform güvenliği konusunda kullanıcıları yanılttığına ve çocukların cinsel istismarına zemin hazırladığına hükmetti. Eyalet Başsavcısı Raúl Torrez tarafından açılan davada, şirketin güvenlik protokollerinin yetersiz olduğu ve bu durumun çocuk kullanıcıları istismar riskine açık hale getirdiği vurgulandı. Jüri, bu gerekçelerle Meta’nın 375 milyon dolar tazminat ödemesine karar verdi.
Dava sürecinde eyalet yetkilileri, platformların nasıl istismar edilebildiğini ortaya koymak için sahte çocuk kullanıcı profilleri oluşturarak çevrim içi avcılarla temas kurdu ve bu etkileşimleri delil olarak sundu. Mahkemede dinlenen tanıklıklar, Meta’nın platformlarında çocuk güvenliği açısından ciddi açıklar bulunduğunu ve şirketin bu riskleri yeterince ciddiye almadığını gösterdi. Davacı taraf, şirketin kullanıcı güvenliğinden ziyade kârı öncelediğini savundu.
Meta ise karara itiraz edeceğini açıklayarak genç kullanıcıların korunmasına yönelik çeşitli önlemler aldığını ileri sürdü. Ancak karar, Los Angeles’ta devam eden sosyal medya bağımlılığı davasıyla birlikte değerlendirildiğinde, teknoloji şirketlerinin hukuki sorumluluğunun giderek arttığına işaret ediyor. Eyalet yönetimi yalnızca tazminatla yetinmeyip, mahkemeden platform tasarımlarında değişiklik yapılmasını da talep etmeye hazırlanıyor. Bu yönüyle karar, sadece geçmişteki ihlalleri cezalandırmakla kalmayıp, sosyal medya şirketlerinin gelecekteki ürün tasarımlarını da etkileyebilecek bir sürecin başlangıcı olarak değerlendiriliyor.
Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, sosyal medya şirketlerine yönelik hukuki sürecin artık yalnızca bireysel davalarla sınırlı kalmadığı, daha geniş bir düzenleyici ve yapısal dönüşümün habercisi olduğu görülüyor. Özellikle platform tasarımını doğrudan sorumluluk alanına dahil eden yeni yaklaşım, teknoloji şirketlerinin uzun süredir dayandığı hukuki koruma alanını daraltma potansiyeli taşıyor. Los Angeles ve New Mexico kararları, hem mahkemeler hem de kamuoyu nezdinde bu yönde oluşan eğilimi güçlendirirken, benzer davaların artmasıyla birlikte şirketlerin iş modellerini ve ürün tasarımlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalabileceğine işaret ediyor.



















