ABD-İran Görüşmeleri Tıkanma Noktasında
ABD ile İran arasında Umman’ın arabuluculuğunda yürütülen dolaylı müzakereler, Maskat’ta başlayan ilk turun ardından ikinci turda İsviçre’nin Cenevre kentinde devam etti. Taraflar, uranyum zenginleştirme seviyeleri ve yaptırımların kaldırılması gibi temel konularda genel bir mutabakata vardıklarını açıklasa da somut bir anlaşmaya ulaşılabilmiş değil. Her iki tarafın da taviz vermekten kaçınması nedeniyle görüşmeler tıkanma noktasına yaklaştı. ABD’nin bölgede askeri varlığını artırması ve İran’ın savunma hazırlıklarını yoğunlaştırması sürecin giderek “savaş gemisi diplomasisine” dönüştüğü yorumlarına yol açıyor.
Askeri hareketliliğin artması savaş endişelerini tırmandırırken, diplomasi ile caydırıcılık arasındaki hassas dengeyi daha da kırılgan hale getiriyor. Taraflar diplomasi kanalını açık tutmaya çalışsa da bölgede gerilim belirgin biçimde yükselmiş durumda. Müzakerelerin merkezinde İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi yer alırken ABD, İran’ın yüksek düzeyde uranyum zenginleştirme faaliyetlerini ciddi biçimde sınırlandırmasını ve özellikle yüzde 60’a kadar çıkarılan zenginleştirilmiş uranyum stokunu azaltması ya da tamamen elden çıkarmasını istiyor. Washington’a göre bu seviyeler nükleer silah üretimine yaklaşma riski taşıyor.
Nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu savunan İran ise bunun ülkenin egemenlik hakkı olduğuna vurgu yapıyor ve teknik sınırlamalara ancak bazı şartlarla yanaşabileceğinin altını çiziyor. Tahran, yaptırımlar kaldırılmadan nükleer alanda geri adım atmak istemezken Washington önce İran’ın adım atmasını bekliyor. Her iki ülke de karşı tarafın taviz vermesini beklediği için süreç tıkanma noktasına gelmiş durumda.
ABD’nin İran’a yönelik ekonomik yaptırımları da müzakere sürecinin en kritik başlıklarından biri olmaya devam ediyor. İran ekonomisi yıllardır finans, enerji ve bankacılık sektörlerine uygulanan yaptırımlar nedeniyle ciddi baskı altında. Petrol ihracatındaki kısıtlamalar, uluslararası bankacılık sistemine erişim sorunları ve yabancı yatırım eksikliği, ülkede enflasyonun yükselmesine ve para biriminin değer kaybetmesine yol açtı. Bu durum, Tahran yönetimi üzerindeki iç siyasi ve toplumsal baskıyı artırıyor.
İran, olası bir anlaşmanın ön koşulu olarak yaptırımların sadece kâğıt üzerinde değil, fiilen ve kalıcı biçimde kaldırılmasını talep ediyor. Ayrıca gelecekte benzer bir geri çekilmenin yaşanmaması için somut ve bağlayıcı garantiler istiyor. Yaptırımları önemli bir pazarlık aracı olarak gören Washington ise bunları tamamen kaldırmadan önce İran’ın nükleer alanda somut adımlar atmasını bekliyor. ABD iç siyasetindeki kutuplaşma ve Kongre’nin tutumu da yaptırımların hızlı biçimde kaldırılmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle ekonomik başlık, teknik nükleer meseleler kadar belirleyici bir unsur haline gelmiş durumda.
Diplomatik faaliyetler devam ederken sahadaki askerî hareketliliğin artması dikkat çekiyor. ABD’nin Körfez bölgesindeki askerî varlığını artırması ve İran’ın savunma hazırlıklarını yoğunlaştırması, müzakerelerle eş zamanlı “caydırıcılık stratejisi” olarak değerlendiriliyor. Washington, bölgedeki üslerine ek askeri unsurlar sevk ederek ve deniz gücünü görünür biçimde artırarak İran’a olası bir gerilimin ciddi sonuçlar doğurabileceği mesajını veriyor.
İran ise karşılık olarak balistik füze kapasitesini, insansız hava araçlarını ve Rusya gibi müttefik aktörlerle olan ilişkilerini ön plana çıkarıyor. Tahran, olası bir saldırıya karşı asimetrik yanıt verebileceğini vurgulayarak caydırıcılık oluşturmaya çalışıyor. Taraflar açık biçimde savaşı tercih etmediklerini dile getirse de artan askeri yoğunluk, yanlış anlaşılma ya da kontrol dışı bir gelişme riskini artırıyor ve bölgesel güvenlik ortamını daha kırılgan hale getiriyor.
Müzakereler yalnızca ABD ve İran’ı değil, bölgesel ve küresel güçleri de doğrudan etkiliyor. Körfez ülkeleri, İsrail ve Avrupa devletleri süreci yakından takip ederken olası bir anlaşma ya da başarısızlık senaryosunun bölgenin güvenlik mimarisini değiştirebileceği düşünülüyor. İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü açık biçimde dile getiriyor ve diplomatik sürecin İran’ın nükleer programını kalıcı biçimde sınırlandırmasını istiyor. Tel Aviv yönetimi, yetersiz bir anlaşmanın İran’a zaman kazandırabileceği endişesini taşıyor.
Körfez ülkeleri ise daha temkinli bir yaklaşım benimsiyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörler, bir yandan İran’ın nükleer faaliyetlerinden kaygı duyarken diğer yandan bölgesel gerilimin düşmesini ve enerji piyasalarında istikrarın korunmasını öncelikli görüyor. Avrupa Birliği diplomatik çözümü güçlü biçimde desteklerken müzakerelerin uluslararası denetim mekanizmaları ile uyumlu biçimde ilerlemesini savunuyor. Çin ve Rusya ise İran ile ekonomik ve stratejik ilişkilerini koruyarak süreci aynı zamanda ABD ile yürüttükleri daha geniş jeopolitik rekabetin bir parçası olarak değerlendiriyor.
Nükleer müzakereler, Maskat’ta gerçekleştirilen ilk turun ardından Cenevre’de devam edilme kararı alınması sürecin hem Ortadoğu hem de Avrupa diplomasi merkezlerinde ilerlemesi, görüşmelere uluslararası meşruiyet kazandırma çabasının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Maskat’ın tercih edilmesinde Umman’ın uzun yıllardır Washington ile Tahran arasında güven inşa eden bir arabulucu rolü üstlenmiş olması etkili olmuştu.
Cenevre’ye geçiş ise teknik nedenlere bağlanıyor. İsviçre’nin tarafsızlık geleneği, diplomatik altyapısı ve geçmişte çok sayıda nükleer ve silahsızlanma müzakeresine ev sahipliği yapmış olması, daha kurumsal ve uzman düzeyinde görüşmeler için uygun bir zemin sunuyor. Ayrıca Avrupalı devletlerin sürece dahil edilmesi ve olası bir anlaşmanın uluslararası hukuk ve denetim mekanizmalarıyla uyumlu biçimde yapılandırılması açısından Cenevre sembolik ve pratik avantajlar sağlıyor.
ABD ile İran arasındaki nükleer müzakereler, diplomatik temasların sürmesine rağmen kırılgan bir dengede ilerliyor. Taraflar genel çerçevede uzlaşı sinyali verse de uranyum zenginleştirme sınırları, yaptırımların kaldırılması ve karşılıklı güven eksikliği somut bir anlaşmanın önündeki temel engeller olarak duruyor. Sahadaki askerî hareketlilik ise diplomasiye paralel bir baskı unsuru oluşturarak süreci daha hassas hale getiriyor. Bölgesel ve küresel aktörlerin çıkarlarının devreye girmesi, müzakereleri yalnızca iki ülke arasındaki bir pazarlık olmaktan çıkarıp daha geniş bir jeopolitik denklem haline getiriyor.



















