Trump, Avrupa’dan Asker Çekmeyi Planlıyor
Beyaz Saray, ABD ve İsrail’e İran savaşı sırasında yeterince destek vermediğini düşündüğü bazı NATO üyelerinden Amerikan askerlerini çekerek bu birlikleri daha fazla destek veren ülkelere kaydırmayı değerlendiriyor. Özellikle Almanya ve İspanya gibi ülkeler bu çerçevede öne çıkarken, Polonya, Romanya ve Yunanistan gibi Washington’a daha yakın duran ülkelere ilave asker konuşlandırılması ihtimali tartışılıyor. Trump’ın NATO’dan tamamen çekilme tehdidine kıyasla daha sınırlı görünen bu planın, ittifak içinde ciddi bir gerilim yaratma potansiyeli taşıdığı ifade ediliyor.
Teklifin son haftalarda üst düzey yetkililer arasında destek bulması, meselenin yalnızca söylem düzeyinde kalmayabileceğini gösteriyor. Trump’ın İran çatışması boyunca NATO müttefiklerinin “yanlarında olmadığını” sık sık dile getirmesi de bu yaklaşımın siyasi zeminini güçlendirirken, olası bir asker kaydırma kararının transatlantik ilişkilerde yeni bir kırılma noktası yaratabileceği belirtiliyor.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, yalnızca Orta Doğu’daki güç dengesini değil, Batı ittifakının iç dengelerini de sarsmaya başladı. Washington yönetimi savaşın ilk günlerinden itibaren Avrupa’dan daha güçlü siyasi ve askeri destek bekledi. Ancak son haftalarda ortaya çıkan tablo, bu beklentinin önemli ölçüde karşılanmadığını gösteriyor. Avrupa başkentlerinin temkinli tutumu, savaşın yalnızca İran cephesinde değil, aynı zamanda ABD ile geleneksel müttefikleri arasında da yeni bir gerilim hattı yarattığını ortaya koyuyor.
Özellikle İngiltere ve Fransa gibi önde gelen Avrupa ülkelerinin doğrudan askeri angajmandan kaçınması dikkat çekiyor. Bazı ülkelerin ABD’nin askeri uçuşları ve lojistik talepleri konusunda daha sınırlı bir tutum benimsemesi, Washington açısından hayal kırıklığı yarattı. Bu tablo, Batı ittifakının kriz dönemlerinde otomatik biçimde yekpare hareket etmediğini, aksine ulusal çıkar hesaplarının giderek daha belirleyici hale geldiğini gösteriyor. İran’la doğrudan bir çatışmanın bölgesel savaşı büyütme, enerji arzını tehlikeye atma ve Avrupa ekonomileri üzerinde yeni baskılar yaratma ihtimali, birçok başkenti daha mesafeli bir çizgiye itti.
Bu süreçte Trump’ın NATO’ya yönelik sert söylemleri de gerilimi daha görünür hale getirdi. Trump uzun süredir Avrupa ülkelerini savunma yükünü yeterince paylaşmamakla suçluyordu. İran savaşı sırasında beklediği desteği bulamaması, bu eleştirileri daha da keskinleştirdi. Başkanın bazı müttefik ülkeleri cezalandırma, askeri üslerin statüsünü gözden geçirme ve Amerikan askerî varlığını azaltma seçeneklerini değerlendirdiğine dair haberler, bu memnuniyetsizliğin geçici bir öfkenin ötesine geçebileceğini düşündürüyor. Bu tür adımlar yalnızca ilgili ülkelerle ikili ilişkileri değil, NATO’nun genel caydırıcılık kapasitesini ve siyasi bütünlüğünü de etkileyebilir.
Trump, çarşamba günü Beyaz Saray’da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşme, İran savaşı sırasında NATO’nun yeterince destek vermemesinden dolayı artan gerilimi gidermeyi amaçlıyordu. Trump, müttefiklerin özellikle Hürmüz Boğazı’nın açılması ve operasyonlara katkı konusunda “yanlarında olmadığını” belirterek hayal kırıklığını dile getirdi. Görüşmenin ardından Trump sosyal medyada “NATO bize ihtiyaç duyduğumuzda orada değildi ve bir daha ihtiyaç duyarsak da olmayacak” paylaşımı yaptı. Rutte ise görüşmeyi “iki iyi dost arasında çok açık ve samimi” olarak nitelendirdi, Trump’ın “açıkça hayal kırıklığına uğradığını” kabul etti ancak ittifakın büyük ölçüde lojistik ve diğer destekler verdiğini savundu. Toplantı, NATO içinde olası ABD asker çekilmesi tartışmalarını da alevlendirdi.
ABD’nin Avrupa genelinde konuşlu yaklaşık 84 bin askeri bulunuyor, ancak bu sayı tatbikatlar ve dönüşümlü birlik sevkiyatları nedeniyle zaman zaman değişebiliyor. Avrupa’daki Amerikan üsleri yalnızca kıta güvenliği açısından değil, Washington’ın küresel askeri operasyonları bakımından da kritik bir merkez işlevi görüyor. Aynı zamanda bu üsler, ev sahibi ülkeler için yatırım, altyapı ve ekonomik hareketlilik yoluyla önemli katkılar sağlıyor. Özellikle Doğu Avrupa’daki Amerikan askeri varlığı ise Rusya’ya karşı caydırıcılığın temel unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor.
Trump’ın zaman zaman NATO’dan çıkma tehdidini dile getirmesi de bu tartışmayı daha hassas hale getiriyor. Her ne kadar ABD’nin NATO’dan çekilmesi Kongre onayı olmadan kolayca gerçekleştirilebilecek bir adım olmasa da askeri üslerin kapatılması, birlik sayısının azaltılması veya bazı ülkelerdeki Amerikan varlığının yeniden düzenlenmesi gibi dolaylı yollar çok daha uygulanabilir görünüyor. Bu nedenle mesele yalnızca resmi olarak NATO’dan çıkış tartışması değil, Washington’ın ittifak içindeki yükümlülüklerini fiilen daraltıp daraltmayacağı sorusu etrafında şekilleniyor. Bu da Avrupa açısından güvenlik mimarisinin geleceğine dair belirsizliği artırıyor.
Ortaya çıkan tablo, ABD ile Avrupa arasındaki stratejik öncelik farklarının daha görünür hale geldiğini gösteriyor. Washington İran’ı doğrudan ve acil bir tehdit olarak değerlendirirken, Avrupa ülkeleri aynı meseleye daha çok bölgesel istikrar, enerji güvenliği ve diplomatik çözüm ihtimali üzerinden bakıyor. Bu farklılık, ortak tehdit algısının zayıfladığını ve ittifakın krizlere karşı ortak refleks üretme kapasitesinin aşındığını düşündürüyor. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği gibi tüm tarafları ilgilendiren başlıklarda bile aynı düzeyde siyasi irade üretilememesi, Batı ittifakındaki ayrışmanın derinleştiğine işaret ediyor.
İran savaşı, yalnızca Orta Doğu’daki askeri dengeleri sarsan bir kriz değil, aynı zamanda Batı ittifakının iç dayanıklılığını ve ortak hareket kapasitesini sınayan daha geniş bir jeopolitik teste dönüşmüş görünüyor. Washington’ın Avrupa’dan beklediği desteği bulamaması ve buna asker çekme ya da konuşlanmayı yeniden düzenleme gibi seçeneklerle karşılık vermeyi düşünmesi, transatlantik ilişkilerde uzun süredir biriken güvensizlikleri daha görünür hale getiriyor. Bu süreçte asıl mesele yalnızca İran cephesinde ne olacağı değil, ABD’nin müttefikleriyle ilişkilerini bundan sonra hangi şartlar üzerinden tanımlayacağıdır. Önümüzdeki dönemde atılacak adımlar, NATO içindeki görev paylaşımının yeniden şekillenmesine yol açabileceği gibi, ittifakın siyasi bütünlüğünü daha da zayıflatan kalıcı bir stratejik ayrışmanın da önünü açabilir.



















