Washington’ın Nükleer Çelişkisi
ABD’nin İran’a karşı izlediği sert çizgi, Washington’ın küresel nükleer düzen konusundaki yaklaşımını yeniden tartışmaya açtı. Trump yönetimi İran’ın nükleer kapasitesini sınırlandırmayı güvenlik politikasının merkezine yerleştirirken, aynı dönemde ABD ile Rusya arasındaki son bağlayıcı stratejik silah kontrol anlaşması olan New START’ın sona ermesine engel olmadı. Başkan Trump ise mevcut anlaşmanın yerine daha kapsamlı, daha modern ve Çin’i de içine alan yeni bir çerçeve kurulmasını savunuyor. Ancak ortada henüz böyle bir anlaşma bulunmuyor. Bu durum, Washington’ın nükleer silahların yayılmasını önleme iddiası ile büyük güçler arasındaki denetlenebilir stratejik dengeyi zayıflatan adımları aynı anda izlemesi nedeniyle, ABD’nin nükleer siyasette nasıl bir yön izlediğine dair soru işaretlerini artırıyor.
5 Şubat’ta sona eren New START, ABD ile Rusya’nın konuşlandırılmış stratejik nükleer savaş başlıklarını ve bunları taşıyan sistemleri sınırlayan son hukuki çerçeveydi. Bu anlaşma yalnızca sayısal sınırlar koymuyor, aynı zamanda karşılıklı denetim ve şeffaflık mekanizmaları sayesinde iki taraf arasında öngörülebilirlik sağlıyordu. Anlaşmanın sona ermesi, yalnızca tarafları bağlayan hukuki bir çerçevenin ortadan kalkması anlamına gelmedi. Aynı zamanda iki ülke arasında şeffaflığı artıran, stratejik niyetlerin daha yakından izlenmesini sağlayan ve yanlış hesaplama ihtimalini sınırlayan denetim mekanizmaları da büyük ölçüde devre dışı kalmış oldu. Bu durum, küresel nükleer dengede belirsizliği artıran ve stratejik istikrarı daha kırılgan hale getiren önemli bir dönemeç olarak görülüyor.
Trump yönetimi mevcut anlaşmanın artık yetersiz kaldığını savunuyordu. Beyaz Saray’a göre New START eski dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir metindi ve artık Çin gibi yükselen bir nükleer gücü dışarıda bırakan sınırlı bir çerçeveye dönüşmüştü. Bu nedenle Trump, Rusya ile daha geniş kapsamlı yeni bir anlaşma yapmayı ve zamanla Çin’i de bu sürece dahil etmeyi hedefliyor. Bu hedef, Washington açısından daha kapsamlı bir stratejik çerçeve kurma arayışını yansıtıyor. Ancak mevcut anlaşma sona ererken onun yerini alacak somut ve işler bir mekanizmanın ortaya konulamamış olması, nükleer silahların denetimi alanında ciddi bir belirsizlik yarattı. Bu tablo, daha güçlü bir silah kontrol sistemi kurmaktan ziyade mevcut sınırlamaların aşınmasına ve geçiş sürecinin daha kırılgan hale gelmesine yol açıyor.
ABD yönetimi İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılmasını öncelik olarak tanımlarken, bu amaç doğrultusunda yaptırım, diplomatik baskı ve askeri güç kullanımını meşru araçlar arasında görüyor. Buna karşılık aynı yönetimin Rusya ile stratejik silah sınırlamalarının devamını sağlama konusunda benzer bir kararlılık göstermemesi, ABD’nin nükleer siyasette tutarlı bir çizgi izleyip izlemediği sorusunu gündeme getiriyor. Bu tablo, Washington’ın nükleer silahların yayılmasına ilkesel olarak mı karşı çıktığı, yoksa bu meseleyi daha çok rakip devletler üzerinde baskı kurmak için mi kullandığı yönündeki tartışmaları derinleştiriyor.
Washington’ın izlediği çizgide dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor. ABD, İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek için savaşı göze alırken, aynı anda Rusya ile nükleer anlaşmayı uzatmaya yanaşmadı. Bunun yerine daha kapsamlı ve daha modern bir anlaşma yapılabileceği savunuluyor. Ancak böyle bir çerçevenin gerçekten kurulacağına dair herhangi bir garanti bulunmuyor. Çin’in bu sürece dahil edilmesinin güçlüğü bir yana, Rusya’nın da yeni bir anlaşmaya yanaşmama ihtimali var. Bu kadar belirsiz bir tabloya rağmen mevcut denetim mekanizmasının sona ermesine izin verilmesi, Washington’ın nükleer silahların yayılmasını önleme iddiası ile büyük güçler arasındaki stratejik istikrarı koruma hedefi arasında ciddi bir uyumsuzluk yaratıyor.
İran’ın nükleer kapasitesi bölgesel güvenlik açısından önemli bir tehdit olarak görülüyor. Ancak, ABD ile Rusya arasındaki stratejik sınırlamaların ortadan kalkması, etkileri çok daha geniş ve daha ağır sonuçlar doğurabilecek riskler yaratıyor. Çünkü bu durum, dünyanın en büyük iki nükleer gücünün artık daha az şeffaf ve daha az denetlenen bir ortamda hareket etmesi anlamına geliyor. Sayısal sınırların ve doğrulama mekanizmalarının devreden çıkması, önümüzdeki yıllarda yeni savaş başlığı konuşlandırmalarını hızlandırabilir ve stratejik rekabeti yeniden keskinleştirebilir. Böylece Washington, İran’ı nükleer alanda baskı altında tutmaya çalışırken, aynı anda küresel nükleer düzeni daha kırılgan ve daha belirsiz bir zemine itmiş oluyor.
Trump yönetiminin yeni dönemdeki en önemli hedeflerinden biri Çin’i de kapsayan üçlü bir nükleer çerçeve kurmak gibi görünüyor. Ancak bu hedefin önünde ciddi engeller bulunuyor. Çin uzun süredir kendi nükleer kapasitesinin ABD ve Rusya’nın gerisinde olduğunu savunuyor ve bu nedenle eşit sorumluluk temelinde bir silah kontrol anlaşmasına katılmaya yanaşmıyor. Pekin, büyük güçler arasında stratejik istikrarın korunmasını desteklese de kendisini henüz Washington ve Moskova ile aynı kategoriye yerleştirmiyor. Bu nedenle Trump’ın yapmayı planladığı Pekin ziyareti sembolik ve diplomatik açıdan önemli olsa da kısa vadede kapsamlı bir nükleer anlaşma üretmesi zor görünüyor. Çin’in sürece dahil edilmesi, yalnızca siyasi irade değil aynı zamanda güç dengeleri ve karşılıklı güven açısından da son derece karmaşık bir mesele olmaya devam ediyor.
Rusya ile yeni bir anlaşma zemininin kurulup kurulamayacağı da belirsizliğini koruyor. Moskova bir yandan diyaloğa açık olduğu mesajını verirken, diğer yandan bu dönemde kendi askeri kapasitesini güçlendirebileceğinin sinyalini veriyor. Bu da ABD’nin karşısında artık daha az kurallı, daha sert ve daha öngörülemez bir stratejik ortam oluştuğunu gösteriyor. Washington, Rusya ile mevcut çerçeveyi kaybetmiş durumda ve Çin’i de henüz yeni sisteme dahil edebilmiş değil. Böylece Trump yönetiminin hedeflediği daha büyük anlaşma modeli, şimdilik düzen kuran bir yapıdan çok eski düzenin çözülmesinin ardından ortaya çıkan bir belirsizlik alanı olarak görünüyor.
Diğer yandan New START’ın uzamaması Rusya’ya ciddi bir avantaj sağlamış oldu. Moskova, ilk olarak Ukrayna savaşını yalnızca bölgesel bir çatışma değil, ABD ile yürüttüğü daha geniş stratejik rekabetin parçası olarak sunma imkânı elde etti; ikinci olarak nükleer belirsizliğin artmasını Avrupa ve Batı üzerinde ek baskı unsuru olarak kullanabileceği bir alan kazandı; üçüncü olarak da Washington’ı Ukrayna dosyasını stratejik silahlar, yaptırımlar ve daha geniş güvenlik pazarlıklarıyla birlikte düşünmeye zorlayarak müzakere gücünü artırdı. Bu ortam, Kremlin’in Ukrayna konusunda daha sert talepler ileri sürmesini de kolaylaştırdı. Anlaşmanın uzamaması Rusya’ya doğrudan askerî bir üstünlükten çok, Ukrayna savaşını daha büyük bir jeopolitik pazarlığın parçasına dönüştürme ve bu sayede diplomatik manevra alanını genişletme fırsatı verdi.
Trump yönetimi nükleer silahlar konusunda daha kapsayıcı bir düzen kurma iddiası taşısa da gelinen durum bunun tersine işaret ediyor. İran’ı nükleer alanda sınırlandırmak için sert baskı ve askeri seçenekleri meşru gören Washington, aynı anda Rusya ile mevcut denetim mekanizmasının sona ermesine izin vererek küresel stratejik istikrarı daha kırılgan hale getirmiş oldu. Çin’i de kapsayan yeni bir anlaşma fikri şimdilik diplomatik bir hedef olmaktan öteye geçmezken, ortada ne Moskova ile kurulmuş yeni bir çerçeve ne de Pekin’i sürece dahil edecek somut bir zemin bulunuyor.



















