Trump ve Zelenskiy Büyük Oranda Anlaştı
Başkan Donald Trump ile Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy, 28 Aralık’ta Florida’daki Mar-a-Lago’da bir araya geldi. İki liderin buluşması, Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmeye yönelik diplomatik çabaların yeniden hız kazandığı kritik bir döneme denk gelirken Trump’ın barış planında “önemli ilerleme” kaydedildiğini vurgulaması, Washington’ın süreci artık sonuç odaklı bir aşamaya taşımak istediğini ortaya koydu. Taraflar arasında %90’a varan bir uzlaşıdan söz eden Trump, müzakereleri “son aşama” olarak nitelendirirken güvenlik garantileri, ekonomik işbirliği ve Ukrayna topraklarının geleceği gibi başlıklar görüşmenin merkezinde yer aldı.
Görüşmede ele alınan 20 maddelik barış planı, Washington tarafından “uygulanabilir ve aşamalı” bir çözüm taslağı olarak sunuluyor. Planın önemli bir kısmı üzerinde taraflar arasında mutabakat sağlandığı belirtilirken, özellikle güvenlik garantileri konusu sürecin omurgasını oluşturuyor. ABD, Ukrayna’ya 15 yıla kadar uzanan uzun vadeli güvenlik garantileri teklif ederken, bu taahhütlerin Moskova tarafından kabul edilebilir bir formata dönüştürülmesi için çaba sarf ediyor. “NATO benzeri” olarak tanımlanan bu garanti modeli, Ukrayna’nın tam üyelik talebinin fiilen ötelenmesi anlamına gelirken Kiev’in caydırıcılık ihtiyacına siyasi bir karşılık üretmeyi hedefliyor. Bununla birlikte plan, Ukrayna kamuoyunda egemenlik ve toprak bütünlüğü konularında yeterince net ve bağlayıcı hükümler içermediği gerekçesiyle eleştiriliyor. Bu durum, barış çerçevesinin askeri çatışmayı dondurabilecek olsa da kalıcı bir çözüm üretip üretemeyeceği konusunda soru işaretleri barındırıyor.
Görüşmenin hemen ardından Zelenskiy, barış çerçevesinin “%90 oranında hazır” olduğunu dile getirse de sürecin savaşın kaderini belirleyecek başlıklarda kilitlendiği görülüyor. Özellikle işgal altındaki bölgelerdeki toprak kontrolleri ve Donbas’ın geleceği, müzakerelerin en hassas alanını oluşturuyor. Zelenskiy, bu aşamada verilecek tavizlerin kalıcı barıştan ziyade geçici bir ateşkesi beraberinde getireceğini savunarak, “zayıf bir anlaşmanın savaşı dondurmak yerine uzatacağı” uyarısında bulundu. Moskova ise fiilen kontrol ettiği bölgelerden geri adım atmaya yanaşmazken, bu alanların statüsüne ilişkin yeni siyasi ve güvenlik taleplerini masaya taşıyor. Bu karşıt pozisyonlar, egemenlik, sınırların dokunulmazlığı ve savaş sonrası siyasi düzen gibi temel ilkelerde diplomatik çıkmazı derinleştiriyor. Mevcut barış planı, tarafları aynı masa etrafında tutmayı başarsa da bu temel çelişkileri aşacak net ve bağlayıcı bir çözüm mekanizması henüz ortaya koyabilmiş değil.
Barış sürecini yalnızca liderler düzeyindeki temaslara indirgemek yerine kurumsallaşmış bir diplomatik hat inşa etmeye çalışan Trump yönetimi hem özel temsilciler aracılığıyla hem de Avrupalı müttefiklerle eşgüdüm içinde düzenli temaslar yürüterek müzakere zemininin dar bir çerçeveye sıkışmasını engellemeyi hedefliyor. Özel temsilci Steve Witkoff’un başkanlığında faaliyet gösteren çalışma grupları, Ukrayna ve Rusya tarafıyla ayrı ayrı yürütülen görüşmelerden elde edilen mesajları ortak bir diplomatik metne dönüştürmeye odaklanıyor. Bu gruplar, barış planını yalnızca askeri çatışmanın durdurulmasıyla sınırlı tutmayarak, güvenlik mimarisi, ekonomik yeniden yapılanma ve savaş sonrası yönetişim gibi alanlarda daha kalıcı düzenlemeler üretmeyi amaçlıyor. Washington’un yaklaşımı, barış planının sürdürülebilirliğini artırmayı hedeflerken aynı zamanda sürecin ABD liderliğinde şekillenen geniş tabanlı bir koalisyon diplomasisine evrilme potansiyeline işaret ediyor.
Müzakerelerin kritik bir evreye girdiği son haftalarda, Moskova’nın söylem ve hamleleri barış sürecine yönelik belirsizlikleri artırdı. Kremlin, Ukrayna’nın Rusya topraklarına yönelik saldırı girişimlerinde bulunduğunu ileri sürerek güvenlik tehdidi söylemini yeniden öne çıkardı. Batılı devletler ise bu iddiaları propaganda olarak değerlendirdi. Rusya, fiilen kontrol ettiği bölgeler üzerindeki toprak taleplerini ve bu alanların savaş sonrası siyasi statüsünü müzakerenin ön koşulu haline getirerek, diplomatik manevra alanını daraltıyor. Bu yaklaşım, barış görüşmelerini askeri kazanımların tesciline dönük bir pazarlık zeminine indirgediği yönünde eleştiriliyor. Öte yandan Putin’in yaklaşan seçim sürecinde yaptığı konuşmalarda çatışmanın “zorunlu ve uzun soluklu” bir mücadele olarak sunulması, Kremlin’in iç politik hesaplarını barış diplomasisinin önüne koyduğuna işaret ediyor. Bu tablo, görüşmelerin “son aşama” olarak tanımlanmasına rağmen, Rus tarafının kalıcı bir uzlaşıya ne ölçüde istekli olduğu konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Barış girişimlerinin yoğunlaştığı son haftalarda diplomatik temaslar artarken, sahadaki çatışmaların hız kesmemesi dikkat çekiyor. İnsani kriz derinleşmeye devam ederken, özellikle Rusya’nın daha önce işgal altında tuttuğu bölgelerde sivil altyapıyı hedef alan saldırılar dünya kamuoyunda diplomasi sürecinin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bu saldırılar, Kiev yönetimini müzakerelerde izlediği stratejiyi yeniden gözden geçirmeye zorlarken askeri baskının sürdüğü bir ortamda verilen tavizlerin iç siyasette meşruiyet üretmesi giderek zorlaşıyor. Moskova yönetimi ise sahadaki askeri hareketliliği müzakere masasındaki pazarlık gücünü artıran bir araç olarak kullanmayı sürdürüyor. Zelenskiy yönetimi diplomatik dili öne çıkarmaya çalışsa da Putin’in askeri eylemleri diplomasiyle sahadaki gerçeklik arasındaki kopuşu derinleştiriyor. Bu ikili dinamik, barış sürecinin yalnızca siyasi iradeye değil, aynı zamanda çatışma düzeyinin fiilen düşürülmesine bağlı olduğunu göstererek çözüm perspektifini daha karmaşık ve belirsiz hale getiriyor.
Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmeye yönelik girişimleri, diplomatik açıdan bugüne kadarki en kapsamlı ve iddialı çerçevelerden birini ortaya koyuyor. Ancak Zelenskiy’in egemenlik ve toprak bütünlüğü konusundaki kırmızı çizgileri ile Putin’in sahadaki kazanımları siyasi şartlara dönüştürme stratejisi arasındaki gerilim, barış sürecinin önündeki temel engel olmaya devam ediyor. Diplomasi masasında ilerleme sağlanırken sahadaki şiddetin sürmesi, kalıcı bir çözümün yalnızca siyasi iradeye değil, askeri tırmanmanın fiilen kontrol altına alınmasına da bağlı olduğunu gösteriyor.