California’da Cami Saldırısı
California eyaletinin San Diego kentinde bulunan San Diego İslam Merkezi’ne yönelik düzenlenen silahlı saldırı, ABD’de son yıllarda büyüyen İslamofobi ve siyasi kutuplaşma tartışmalarını yeniden ülke gündeminin merkezine taşıdı. İki genç saldırganın üç kişiyi öldürdükten sonra intihar ettiği olay, yalnızca yerel bir nefret suçu olarak değil çok daha geniş bir toplumsal atmosferin şiddete dönüşmüş hali olarak değerlendiriliyor. Yetkililerin nefret suçu kapsamında soruşturma başlatması ve saldırganların geride İslamofobik içerikli notlar bırakması, olayın ideolojik bir arka plana sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Olayın kronolojisi incelendiğinde saldırının önceden planlanmış olabileceğine dair güçlü işaretler dikkat çekiyor. San Diego Polis Şefi Scott Wahl’ın açıklamasına göre saldırının yaşandığı sabah, saldırganlardan birisinin annesi polisi arayarak oğlunun kayıp olduğunu, intihar eğilimi taşıdığını ve evdeki bazı silahların eksildiğini bildirdi. Saldırının yaşandığı saatlerde cami kompleksinde çok sayıda çocuk ve ailenin bulunması, olayın çok daha büyük bir trajediye dönüşme ihtimali olduğunu da gösteriyor.
Saldırının hedef aldığı camii, bölgedeki en büyük Müslüman ibadet merkezlerinden biri olarak biliniyor. Yaklaşık beş bin kişilik bir cemaate hizmet veren merkez aynı zamanda çocuklara Arapça, Kuran ve İslami eğitim veren bir okul da barındırıyor. Saldırının Kurban Bayramı öncesi döneme denk gelmesi ise ülke genelinde Müslüman toplumda endişeleri daha da artırdı. Saldırganları durdurmaya çalışan güvenlik görevlisi Amin Abdullah hayatını kaybetti. Yetkililere göre Abdullah, saldırganların çocukların bulunduğu okul bölümüne ulaşmasını engellemeye çalışırken hayatını kaybetti. Polis Şefi Wahl, Abdullah’ın müdahalesi sayesinde çok daha büyük bir katliamın önlendiğini belirtti.
Saldırı sonrası siyasetçilerden gelen tepkiler, ülkedeki kutuplaşmanın bu tür olaylar karşısındaki yansımalarını da gözler önüne serdi. ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da düzenlediği bir etkinliğin ardından olayı yalnızca “korkunç bir durum” olarak nitelendirdi ve konuyu tekrar inceleyeceğini söyledi. Bu görece mesafeli yaklaşım Müslüman toplumun tepkisini çekti. Buna karşılık California Valisi Gavin Newsom dini topluluklara yönelik terör eylemlerine müsamaha gösterilmeyeceğini açıkça ifade etti. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ise saldırıyı doğrudan Müslüman karşıtı bir şiddet eylemi olarak tanımladı ve korku siyasetine karşı bir arada durulması çağrısı yaptı. İslam Merkezi İmamı Taha Hassane’nin “Burası bir ibadethane, savaş alanı değil” sözleri ise olayın insani boyutuna vurgu yaptı.
San Diego saldırısı, ABD’de son yıllarda artan İslamofobi tartışmalarını da yeniden alevlendirdi. Council on American-Islamic Relations (CAIR) verilerine göre 2025 yılında ülke genelinde 8 binden fazla İslamofobik olay ve şikâyet kaydedildi. Bu rakam, kurumun kayıt tutmaya başladığı 1996’dan bu yana ulaşılan en yüksek seviye oldu. Özellikle Gazze savaşı, İran krizi ve Orta Doğu kaynaklı gerilimlerin Amerikan iç siyasetine yansımasıyla birlikte Müslüman karşıtı söylem belirgin biçimde arttı. Florida Cumhuriyetçi Temsilcisi Randy Fine gibi siyasetçilerin Müslüman toplulukları doğrudan hedef alan açıklamaları ve Müslüman karşıtlığı üzerine programların organize edilmesi, bu söylemin siyasal meşruiyet kazandığına dair eleştirileri besledi.
Aslında bu tablonun büyümesi karşısında geçtiğimiz dönemde ABD yönetimi tarafından bazı girişimler de yapılmıştı. Son yıllarda özellikle İsrail’in Gazze operasyonlarını protesto eden Müslümanlara karşı gösterilen tahammülsüz tutumun da etkisiyle Biden yönetimi görev süresinin sonuna doğru, Aralık 2024’te, ülkede artan İslamofobi ve Arap karşıtı nefret söylemlerine karşı ilk kapsamlı federal girişim olarak Ulusal İslamofobi ve Arap Karşıtı Nefretle Mücadele Stratejisi’ni açıkladı. 64 sayfalık strateji belgesi, Müslümanlara ve Arap Amerikalılara yönelik ayrımcılık, nefret suçları ve toplumsal dışlanmayla mücadele amacıyla 100’den fazla federal adım içeriyordu.
Strateji raporu, Müslüman ve Arap toplumlarının tarihsel katkılarının görünür hale getirilmesi, nefret suçlarının raporlanmasının geliştirilmesi ve dini özgürlüklerin korunması gibi hedefler üzerine kuruluydu. Biden yönetimi bu girişimi 2023’te açıklanan antisemitizmle mücadele stratejisinin devamı niteliğinde sundu. Ancak CAIR başta olmak üzere birçok Müslüman sivil toplum kuruluşu stratejiyi “çok geç ve çok sınırlı” olarak nitelendirdi. Özellikle Müslümanları orantısız biçimde etkilediği ileri sürülen uçuş yasağı listesi ve federal gözetim programlarında somut bir değişikliğe gidilmemesi, en sert eleştirilerin odağı oldu. Ayrıca Biden yönetiminin İsrail’in Gazze operasyonlarına verdiği güçlü desteğin, ABD’deki Müslüman karşıtı söylemleri besleyen asıl unsur olduğu savunuldu. Trump’ın yeniden Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte bu stratejinin geleceği de büyük ölçüde belirsizleşti.
Sosyal medyadaki tablo da bu süreci destekleyen başka bir boyut sundu. Araştırmalara göre İran savaşının ilk günlerinde sosyal medya platformu X üzerindeki İslamofobik paylaşımlar günlük ortalama iki bin seviyesinden altı bine kadar çıktı. Bu süreçte özellikle dikkat çeken isim ise Trump çevresine yakınlığıyla bilinen aşırı sağcı aktivist Laura Loomer oldu. Yıllardır komplo teorileri ve Müslüman karşıtı paylaşımlarıyla gündeme gelen Loomer, geçmişte İslam’ı doğrudan hedef alan ifadeler kullanmış, camilerin kapatılması ve Müslümanların ABD’den sınır dışı edilmesi gerektiğini savunmuştu. Çeşitli sosyal medya platformlarından nefret söylemi gerekçesiyle yasaklanmasına rağmen son dönemde Trump’a yakınlığıyla yeniden ön plana çıkan Loomer’ın bazı politika kararlarında etkili olduğu da iddia ediliyor. Saldırı öncesi haftalarda da Müslümanların ülkeden çıkarılması gerektiğine dair paylaşımlarıyla ciddi tepki toplamıştı. Loomer örneği, daha önce marjinal kabul edilen Müslüman karşıtı söylemlerin artık doğrudan iktidar çevresine yakın bir konuma yerleştiğinin somut bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Bu atmosferin Müslüman Amerikalılar üzerindeki psikolojik etkileri de giderek belirginleşiyor. Araştırmalar Müslüman Amerikalıların önemli bir kısmının sosyal medyada dini kimliklerini gizlemeye başladığını, hatta bazılarının hesaplarını tamamen kapattığını ortaya koyuyor. İslamofobiye maruz kalmanın depresyon, kaygı ve aidiyet kaybı hissini artırdığı belirtilirken, özellikle genç kuşaklar arasında “istenmeme” duygusunun yaygınlaştığı dikkat çekiyor.
Tüm bu gelişmeler bir araya geldiğinde San Diego saldırısının yalnızca trajik bir güvenlik olayı olarak okunamayacağı ortaya çıkıyor. Saldırı, ABD’de uzun süredir büyüyen Müslüman karşıtı söylemin, sağ popülist siyasetin ve nefret kültürünün şiddete dönüşmüş bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Son yıllarda giderek sertleşen göçmen karşıtı tartışmaların da Müslüman topluluklara yönelik algıyı doğrudan etkilediği düşünüldüğünde, sorunun yalnızca dini bir hedef gösterme meselesi olmadığı, kimlik, göç ve güvenlik eksenli daha geniş bir kutuplaşmanın parçası haline geldiği görülüyor.



















