Trump’ın Etkisinde Ön Seçim Maratonu
Amerika Birleşik Devletleri’nde 2026 ara seçimleri öncesinde gerçekleştirilen ön seçimler, Cumhuriyetçi Parti’nin Başkan Donald Trump etrafında şekillendiğini açık bir biçimde ortaya koydu. Birden fazla eyalette aynı anda düzenlenen seçimler, Cumhuriyetçi Parti içindeki güç dengelerinin değiştiğini gösterirken Demokrat Parti cephesinde de ön seçimler 2028 başkanlık seçimine yönelik potansiyel adayların güçlerini test ettiği süreç oldu. Bu bağlamda, geçtiğimiz hafta düzenlenen parti içi ön seçimler yalnızca Kongre çoğunluğunu belirleyecek bir süreç olmaktan çıkıp Amerikan siyasetinin önümüzdeki dönemini yansıtan önemli bir süreç oldu.
Cumhuriyetçi Parti cephesinde Trump’ın etkisi neredeyse her eyalette belirleyici oldu. Bu etkinin ilk somut yansımaları geçtiğimiz haftalarda Indiana’da görüldü. Beyaz Saray’ın seçim bölgelerinin yeniden çizilmesine ilişkin baskısına direnen eyalet senatörleri, Trump destekli adaylar karşısında büyük ölçüde mağlup oldu. Louisiana’da ise Trump’ın ikinci azil sürecinde aleyhine oy kullanan Senatör Bill Cassidy ön seçimde ağır bir yenilgi aldı. Bu zincirin en sembolik halkası ise Kentucky’de yaşandı. Trump’ın uzun süredir hedef aldığı Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie ön seçimde yenilgiye uğradı ve böylece Trump’ın parti içindeki gücü görünür bir sonucuna ulaşmış oldu.
Massie’nin uğradığı yenilgi, Cumhuriyetçi Parti içindeki ön seçimlerin alışılmış bir aday rekabetinden çok Trump çevresinde parti disiplinini yeniden kurma operasyonuna evrildiğini ortaya koydu. Massie son dönemde Trump yönetiminin İran politikalarına açıkça karşı çıkmıştı. İsrail’e verilen koşulsuz askeri yardımları eleştirmiş, Jeffrey Epstein dosyalarının kamuoyuna açılması için baskı yapan isimlerden biri olmuş ve Trump’ın bütçe ile vergi politikalarına ulusal borç gerekçesiyle mesafeli durmuştu. Trump ise seçim öncesi yayınladığı videoda Massie’yi ülke tarihinin en kötü kongre üyesi olarak tanımlayarak adayı doğrudan hedef aldı. Massie de seçim gecesi yaptığı konuşmada Trump yönetimini Roma İmparatorluğu’na benzeterek meydan okumayı sürdürdü. Beyaz Saray için planlanan yeni balo salonunu imparatorluk mimarisi olarak nitelendirmesi ve “savaşa hayır” sloganıyla dış politikaya açık muhalefet göstermesi, parti içindeki kırılma hattının daha da görünür bir hale getirdi.
Kentucky yarışı aynı zamanda kongre tarihinin en pahalı ön seçimlerinden biri olarak kayda geçti. Yarış için toplamda 34 milyon doları aşan reklam ve kampanya harcaması yapıldı. Özellikle AIPAC başta olmak üzere İsrail yanlısı lobi kuruluşları, Massie’nin geçmişte İsrail yardımlarına karşı kullandığı oylar nedeniyle rakibi Gallrein lehine milyonlarca dolar harcadı. Bu tablo, dış politika konularının ve özellikle İsrail meselesinin artık iç siyaseti de etkileyen unsurlardan biri haline geldiğini gösteriyor. Bununla birlikte Cumhuriyetçiler açısından ortaya çıkan tablo aynı zamanda ciddi bir ikilem barındırıyor. Trump’ın parti tabanı üzerindeki etkisi hâlâ son derece güçlü olsa da bağımsız seçmenler arasındaki popülaritesi belirgin biçimde geriledi. Anketler Trump’ın Cumhuriyetçiler arasında yüzde 80’in üzerinde destek almaya devam ettiğini gösterirken bağımsız seçmenlerdeki onay oranının yüzde 26 seviyelerine düştüğünü ortaya koyuyor. Bu durum, Trump’ın ön seçimlerde etkili bir güç olmasına rağmen genel seçimlerde Cumhuriyetçi adaylar için ciddi bir risk faktörüne dönüşebileceği tartışmalarını besliyor.
Trump etkisi yalnızca Kentucky ile sınırlı kalmadı. Georgia’da Trump destekli Vali Yardımcısı Burt Jones ikinci tura kalırken 2020 seçim sonuçlarına ilişkin çizgide Trump’a mesafeli duran isimler yarış dışı kaldı. Eski Eyalet Sekreteri Brad Raffensperger’ın başarısızlığı, 2020 seçimleri konusunda Trump’a karşı duran Cumhuriyetçilerin hâlâ siyasi bedel ödediğini açıkça gösterdi. Alabama’da ise yarış doğrudan seçim haritaları ve temsil krizleri ekseninde şekillendi. Cumhuriyetçilerin Yüksek Mahkeme kararlarının ardından bölgeleri yeniden düzenleme girişimi, siyah seçmenlerin oy gücünü zayıflattığı yönünde ciddi eleştirilere yol açtı. Bu nedenle Alabama’daki mücadele adaylardan çok sistemin meşruiyeti tartışmasına dönüştü.
Oregon ise farklı bir tablo sunarken gündemi belirleyen unsur ekonomik memnuniyetsizlik ve yüksek enerji fiyatları oldu. İran savaşının ardından akaryakıt fiyatlarının yükselmesi, seçmenlerin tepkisini çekti. Bu sonuç dış politika krizlerinin artık eyalet düzeyindeki ekonomik ve siyasi tartışmaları doğrudan etkilediğini gösteriyor. Demokrat Vali Tina Kotek bu süreçte yeniden Cumhuriyetçi rakibi Christine Drazan ile karşı karşıya gelecek.
Demokrat Parti cephesinde ise dikkat çeken isim Pennsylvania Valisi Josh Shapiro oldu. Shapiro yalnızca kendi yarışını rahatlıkla kazanmakla kalmadı, eyalet genelindeki kritik ön seçimlerde desteklediği adayların da galip gelmesiyle parti içinde belirgin biçimde güçlendi. Bu tablo Shapiro’nun 2028 başkanlık seçimi için potansiyel adaylar listesinde daha üst sıralara çıktığını ortaya koyuyor. Pennsylvania’nın salıncak bölgelerinden 7. Bölge’de emekli itfaiyeci ve sendika lideri Bob Brooks’un kazanması ise Demokratların işçi sınıfı merkezli yeni bir söylem inşa etme çabasına işaret etti. Brooks’un hem merkez hem de ilerici kanattan destek alabilmesi, partinin yeniden geniş bir koalisyon kurma arayışında olduğunu da gösteriyor.
Pennsylvania’daki bir diğer önemli sonuç ise Demokrat Parti’nin ilerici kanadından geldi. Philadelphia merkezli 3. Bölge’de demokratik sosyalist çizgideki Chris Rabb, Alexandria Ocasio-Cortez destekli kampanyasıyla ön seçimi kazandı. Rabb’ın göçmen karşıtı ICE politikalarına yönelik sert muhalefeti ve sistem karşıtı söylemi, ilerici tabanın hâlâ ciddi bir mobilizasyon kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Bu durum Demokrat Parti içindeki merkez çizgi ile ilerici kanat arasındaki rekabetin önümüzdeki dönemde de süreceğini gösteriyor. Kentucky’nin 6. Bölgesi’nde ise eski askeri hukukçu ve federal savcı Zach Dembo ön seçimi kazanarak Trump destekli Cumhuriyetçi Ralph Alvarado’nun karşısına çıkacak isim oldu. Demokratların salıncak bölgelerde ılımlı ancak güvenlik tecrübesi olan adayları da öne çıkarması, partinin farklı seçmen profillerine ulaşma stratejisinin yansıması olarak okunabilir.
Tüm bu gelişmeler bir araya geldiğinde 2026 ön seçimleri Amerikan siyasetinde üç temel dinamiğin belirginleştiğini ortaya koyuyor. İlk olarak Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki kontrolünün hâlâ tartışmasız biçimde sürdüğü görülüyor. İkincisi dinamik ise seçim bölgelerinin yeniden şekillendirilmesi üzerinden ilerleyen mücadele ara seçimlerde çok kritik sonuçların çıkmasına neden olabilir. Son olarak dış politika kaynaklı ekonomik krizlerin eyalet düzeyindeki seçmen tercihlerini doğrudan etkilemesi de 2026 ara seçimlerini farklı bir konuma itiyor. Trump’a açıkça karşı çıkan Cumhuriyetçilerin sistematik olarak tasfiye edilmesi, partinin giderek daha merkezi ve lider odaklı bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor. Demokrat Parti cephesinde ise hem Shapiro gibi merkezi figürlerin yükselişi hem de Ocasio-Cortez destekli ilerici adayların başarısı, parti içi rekabetin önümüzdeki dönemde farklı eksenlerde devam edeceğini ortaya koyuyor. Sonuç olarak 2026 ara seçimleri yalnızca Kongre çoğunluğunu belirleyecek bir oylama değil, Amerikan siyasetinin Trump merkezli yeniden şekillenişinin yönünü belirleyecek kritik bir dönemeç olarak öne çıkıyor.



















