ABD-İran Arasında Hürmüz Açmazı
ABD ile İran arasında diplomatik temaslar düşük yoğunluklu ve dolaylı olarak devam ediyor. Son hafta içinde görüşmelerin ana gündemi Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin azaltılması oldu. İran, ABD ile karşılıklı olarak deniz ablukalarının kaldırılmasını ve boğazdan geçen ticaretin yeniden normale dönmesini önerirken, nükleer program ve daha kapsamlı barış görüşmelerinin sonraki aşamada ele alınmasını istiyor. Tahran böylece Hürmüz’deki askeri ve ekonomik baskıyı azaltmayı, acil kriz başlıkları ile uzun vadeli anlaşmazlıkları birbirinden ayırmayı hedefliyor. Beyaz Saray öneriyi değerlendirirken, Washington’da asıl tartışma Hürmüz’de hızlı bir rahatlama sağlanıp sağlanamayacağı ve nükleer dosyanın ertelenmesinin nasıl sonuçlar doğuracağı üzerine yoğunlaşıyor.
İran’ın önerisi, krizin acil başlıkları ile uzun vadeli anlaşmazlıkları birbirinden ayırmayı hedefliyor. Buna göre taraflar önce Hürmüz’deki askeri ve ekonomik baskıyı azaltırken daha geniş barış görüşmeleri ve İran’ın nükleer programı gibi konuların ise sonraki aşamalarda ele alınması öngörülüyor. Washington açısından Hürmüz Boğazı’nın açılması, enerji piyasaları ve küresel ticaret için olumlu bir adım olarak görülürken nükleer meselenin ertelenmesi soru işaretleri yaratıyor. Öneri kısa vadede gerilimi azaltabilecek bir fırsat olarak görülse de kalıcı çözüm için yeterli sayılmıyor.
İran’ın önerisinin en kritik maddesi olarak nükleer müzakerelerin ertelenmesi talebi öne çıkıyor. Tahran yönetimi, Hürmüz Boğazı’ndaki askeri gerilim ile nükleer program konusunun aynı anda ele alınmasının süreci zorlaştıracağını düşünüyor. Bu nedenle önce boğazdaki ablukanın kaldırılması, ticaret akışının normale dönmesi ve çatışma riskinin azaltılması hedefleniyor. Nükleer program ve daha kapsamlı barış görüşmeleri ise sonraki aşamaya bırakılmak isteniyor. İran açısından bu yöntem, krizi parçalara ayırarak daha yönetilebilir hale getiren aşamalı bir çözüm yolu sunuyor. Ancak bu yaklaşım, ABD açısından nükleer dosyanın ikinci plana itilmesi anlamına gelebileceği için tartışmalı görülüyor.
Uzun süredir İran’ın nükleer programını krizin merkezine yerleştiren Washington açısından bu konunun ertelenmesi, stratejik hedeflerin zayıflaması anlamına geliyor. Trump yönetimi, Hürmüz Boğazı’nda gerilimin düşmesini olumlu bir gelişme olarak görse de nükleer dosyanın sonraki aşamaya bırakılmasının İran üzerindeki baskıyı azaltabileceğini düşünüyor. ABD’ye göre Tahran, geçmişte benzer diplomatik süreçleri zaman kazanmak ve nükleer kapasitesini korumak için kullandı. Bu nedenle Washington’da İran’ın önerisi tamamen reddedilmiyor, ancak ciddi bir ihtiyatla ele alınıyor. Öneri bir yandan Hürmüz’de kısa vadeli bir rahatlama sağlayabilecek diplomatik bir fırsat olarak görülürken, diğer yandan İran’ın daha zor başlıkları erteleyerek müzakere alanını genişletmeye çalıştığı bir oyalama taktiği olabileceği de değerlendiriliyor.
Diplomatik temaslar devam etse de sahadaki askeri hareketlilik durmuş değil. Son hafta içinde İran’ın vekil güçleri üzerinden yürüttüğü saldırıların devam ettiği, buna karşılık ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltmak yerine yeniden konumlandırmayı tercih ettiği görülüyor. Taraflar müzakere sürecinde baskı unsurlarını korumaya çalışıyor. Uzmanlar bu durumu, müzakere ile güç gösteriminin birlikte yürütüldüğü klasik bir strateji olarak değerlendirirken tarafların masada taviz vermemek için sahada avantaj elde etmeye odaklandığı, bu nedenle ateşkes ihtimalinin tamamen ortadan kalkmasa da oldukça kırılgan bir zeminde ilerlediği kaydediliyor.
ABD yönetimi içinde İran’ın son teklifine nasıl yanıt verileceği konusunda belirgin görüş ayrılıkları yaşandığı belirtiliyor. Başkan Yardımcısı JD Vance, özel temsilci Steve Witkoff ve Jared Kushner gibi temkinli yaklaşımı savunan çevreler, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin hızla düşürülmesini, enerji piyasalarındaki baskının hafifletilmesini ve deniz trafiğinin yeniden güvence altına alınmasını öncelikli görüyor. Buna karşılık Başkan Trump’a yakın daha sert çizgideki isimler ablukanın kaldırılması ve nükleer dosyanın ertelenmesine sıcak bakmıyor. ABD’deki iç tartışma, kısa vadede Hürmüz krizini yatıştırma ihtiyacı ile İran’ın nükleer programı üzerindeki stratejik baskıyı koruma hedefi arasında gidip geliyor.
Bu tartışmaların arkasında hem ulusal güvenlik kaygıları hem de güçlü iç siyasi dinamikler yer alıyor. ABD yönetimi, İran’ın nükleer kapasitesinin yeniden canlanma ihtimalini ve bölgesel müttefikleri üzerinden gelebilecek tehditleri ciddiye alıyor. Yaklaşan ara seçimler ve küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmanın Amerikan seçmeni üzerindeki etkisi de yönetim üzerinde baskı oluşturuyor. Özellikle benzin fiyatlarındaki artışın seçmenlerin gündelik yaşamını olumsuz etkilemesi, Trump yönetimini Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimi kontrollü biçimde azaltmaya ve piyasaları rahatlatmaya teşvik ediyor.
Diğer yandan, İran, Hürmüz Boğazı’nda eski statükoya dönülmesini reddediyor ve kendi kontrolünü artıracak yeni bir yönetim düzeni talep ediyor. Tahran yönetimi, “yeni yasal çerçeveler” ve “yeni yönetim” vurgusuyla, geçiş yapan gemilerden düzenli ücret alınması, “dost” ve “düşman” ayrımı yapılması ve yabancı güçlerin bölgedeki varlığına son verilmesi gibi adımları gündeme getiriyor. İran’a göre Hürmüz Boğazı ulusal egemenlik alanı içinde yer alıyor ve savaş öncesindeki serbest geçiş rejimi yerine Tahran’ın güvenlik, navigasyon ve ekonomik kontrollerini güçlendirdiği yeni bir statü benimsenmeli. Washington ise bu talebi, uluslararası sularda serbest seyir hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle kabul edilemez buluyor. Bu nedenle Hürmüz’ün statüsü, müzakerelerde nükleer dosyayla birlikte diplomatik tıkanıklığın ana başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.
ABD ve İran arasında diplomasi tamamen kopmuş değil, ancak tarafların öncelikleri hâlâ birbirinden uzak duruyor. İran, Hürmüz Boğazı’nda kendi kontrolünü artıracak yeni bir düzeni kabul ettirmeye ve nükleer dosyayı sonraki aşamaya bırakmaya çalışırken, Washington bu yaklaşımın İran’a zaman kazandırabileceğini düşünüyor. Bu nedenle Hürmüz’de geçici bir rahatlama sağlansa bile bunun kalıcı bir anlaşmaya dönüşmesi kolay görünmüyor. Krizin bundan sonraki seyrini, ABD’nin nükleer baskıyı ne ölçüde sürdüreceği, İran’ın boğaz üzerindeki taleplerinde ne kadar ısrar edeceği ve enerji piyasalarındaki baskının Washington üzerindeki etkisi belirleyecek gibi görünüyor.



















