Anayasa Mahkemesi’nden Trump’a Karşı Kritik Hamle
Anayasa Mahkemesi, Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte birçok tartışmalı uygulamada farklı kararlar alarak gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Trump’ın başkanlık yetkisini kullanarak imzaladığı tartışmalı kararnameler, uzun bir yargı sürecinin ardından Anayasa Mahkemesi’nin önüne taşınıyor. Son günlerde Mahkeme göç politikası, doğumla vatandaşlık hakkı ve siyasi partilerin kampanya finansmanı gibi birbirinden farklı alanlarda tartışmalı kararlara imza attı. Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz hafta iltica başvurularının önünü kapatan bir politikayı yeniden yürürlüğe sokarken bu hafta aldığı kararla doğumla vatandaşlık hakkını anayasal güvence altında tutarak Trump yönetiminin bu alandaki girişimini engelledi.
Mahkeme’nin mevcut yapısı ve üyelerin oy verme eğilimleri bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Başkan Obama ve Biden dönemlerinde atanan üç liberal yargıç görev yaparken üçü doğrudan Trump tarafından olmak üzere toplam altı üye Cumhuriyetçi başkanlar tarafından atandı. Bu yapı muhafazakâr çoğunluğun karar süreçlerinde etkili olmasına yol açtı. Ancak yine de mahkeme üyeleri Cumhuriyetçilerin desteklediği yahut lehine olabilecek tüm davalarda benzer bir tutum sergilemiyor. Doğumla vatandaşlık hakkını iptal etmeye yönelik başkan kararnamesinin Mahkeme tarafından anayasaya aykırı bulunması bu ayrışmanın en çarpıcı örneği oldu.
Trump, göreve başladığı ilk gün imzaladığı kararnameyle “yasadışı göçmenlerin” çocukları ile öğrenci, işçi veya turist vizesiyle ülkede geçici olarak bulunan ebeveynlerin çocuklarının doğrudan vatandaşlık hakkından yararlanamayacağını ilan etti. Yönetim, anayasanın 14. maddesindeki “yargı yetkisine tabi” ifadesinin yalnızca ABD’ye gerçek anlamda bağlı kişileri kapsadığını ve doğumla vatandaşlığın yasadışı göçü teşvik ettiğini savundu. Kararname imzalandıktan hemen sonra mahkemeye yapılan başvurulan neticesinde yürütmeyi durdurma kararı alındı.
Anayasa Mahkemesi bu hafta 6 oyla kararnameyi anayasaya aykırı bularak iptal etti. Başyargıç Roberts karar yazısında doğumla vatandaşlık ilkesinin köklerinin İngiliz ortak hukukuna kadar uzandığını ve 1898 tarihli Wong Kim Ark davasından bu yana geçen 128 yıl boyunca bu ilkenin tutarlı biçimde uygulandığını vurguladı. Söz konusu davada Mahkeme, San Francisco’da Çinli ebeveynlerden doğan bir kişinin Çin’e yaptığı ziyaretin ardından ülkeye girişi engellenmesine karşın, ABD vatandaşı sayılması gerektiğine hükmetmişti. Roberts, anayasanın Trump’ın öngördüğü biçimde yorumlanamayacağını ve bu yorumu destekleyen herhangi bir gerekçe bulunmadığını açıkça ifade etti. Muhafazakâr yargıçlardan Kavanaugh da karara destek verdi ancak sorumluluğu Kongre’ye attı. Bu konuda yapılacak bir değişiklik için anayasa değişikliğine gidilmesi gerektiğini belirtti. Karara muhalefet eden üç muhafazakâr yargıç ise 14. maddenin köleliğin kaldırılmasının ardından özgürlüklerine kavuşan siyahilerin haklarını korumak amacıyla kaleme alındığını ve bu nedenle tüm yabancı uyrukluların çocuklarını kapsayacak biçimde genişletilemeyeceğini savundu.
Mahkeme kararının ardından Trump, kararı “ülkemiz için büyük bir kayıp” olarak nitelendirirken Kongre’nin bu konuda harekete geçmesi gerektiğini belirtti. Ancak mevcut Kongre aritmetiği göz önüne alındığında bu talebin karşılık bulması beklenmiyor. 2026 Kongre seçimlerinin de yaklaştığı düşünüldüğünde Trump’ın bu çağrısının temenniden öteye geçmesi güç görünüyor. Üstelik Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Kongre’den çıkabilecek olası bir düzenlemeye karşı da önemli bir hukuki dayanak oluşturuyor. Anayasa değişikliği yolu ise her iki meclisin üçte ikilik desteğini ve eyaletlerin dörtte üçünün onayını gerektirdiğinden bu seçeneğin pratikte bir karşılığı olmayacaktır.
Yapılan araştırmalara göre kararnamenin yürürlükte kalması halinde yılda yaklaşık 255.000 bebeğin vatandaşlık hakkını elde edemeyeceği ve 2045 yılına kadar kayıt dışı nüfusun 2,7 milyon kişi artacağı tahmin ediliyordu. Yönetimin bu uygulamasından en çok etkilenenlerin ise Latin kökenli göçmenler olması bekleniyordu. Sosyal alanda yaratacağı güçlüklerin yanı sıra ekonomik boyutuyla da dikkat çeken bu uygulamayla ilgili yapılan projeksiyonlar doğumla vatandaşlık hakkından yararlananların 1975-2074 yılları arasında ABD ekonomisine 7,7 trilyon dolarlık gelir katkısı sağlayacağına işaret ediyor.
Anayasa Mahkemesi bu kritik doğumla vatandaşlık hakkı kararından bir hafta önce Trump’ın göç politikasını destekler nitelikte iki ayrı karara da imza atmıştı. İlk kararda Mahkeme, ABD topraklarına henüz girmemiş kişilerin iltica başvurusu yapamayacağı uygulamayı yeniden yürürlüğe soktu. Karar yazısını yazan Yargıç Alito, göç yasasının iltica hakkını yalnızca ABD’ye fiilen ulaşan kişilere tanıdığını ve Meksika tarafında bekleyenlerin bu tanımın dışında kaldığını belirtti. Yargıç Sotomayor ise karşı görüşünde bu yorumun yasanın amacını saptırdığını ve geri gönderilmesi halinde ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan kişilerin bile iade edilebildiğini vurguladı. Bu uygulamanın geçmişi de tartışmaya ayrı bir boyut katıyor. Obama yönetimi sınır kapasitesinin dolduğu dönemlerde benzer bir yola başvurmuş, Trump birinci döneminde bunu resmileştirmiş, Biden ise 2021’de sona erdirmişti. Gelinen noktada mahkeme kararıyla uygulama yeniden hayata geçirilmiş oldu.
İkinci kararda ise Mahkeme, İç Güvenlik Bakanlığı’nın “Geçici Koruma Statüsünü” sona erdirme kararının yargı denetimine kapalı olduğuna hükmetti. Bu karar doğrudan 350.000 Haitili ve 6.000 Suriyeliyi etkilerken Afganistan, Nepal, Güney Sudan ve Venezuela dahil on iki ülkeden gelen toplam 1,3 milyon kişi için emsal oluşturuyor. 1990 yılında iki partili uzlaşmayla hayata geçirilen bu program, savaş, doğal afet ya da siyasi istikrarsızlık nedeniyle ülkesine güvenle dönemeyen kişilere geçici çalışma ve ikamet hakkı tanıyordu.
Mahkeme aynı dönemde siyasi ve ekonomik konularda da önemli kararlara imza attı. Seçim kampanya finansmanı alanında Mahkeme, siyasi partilerin adaylarla koordineli reklam ve harcamalarına getirilen sınırlamaların ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Yaklaşan 2026 Kongre seçimleri öncesinde alınan bu kararla kampanya finansmanı sağlayan parti organizasyonlarının çok daha düşük ücretlerle reklam vermesinin önü açıldı. Bir diğer kritik karar ise Amerikan Merkez Bankası konusunda geldi. Trump, Fed yönetimini değiştirmek amacıyla mevcut yönetim kurulu üyeleriyle uzun süredir mücadele içindeydi. Geçtiğimiz aylarda kurul üyesi Lisa Cook’u kredi başvurusunda yanlış beyanda bulunduğunu ileri sürerek görevden almak istemişti. Bu karar da yürütmeyi durdurma kararıyla yürürlüğe girememiş ve dava Anayasa Mahkemesi’ne taşınmıştı. Mahkeme bu hafta verdiği kararla Cook’un görevden alınmasını engelledi. Anayasa’nın Fed üyelerinin yalnızca haklı gerekçeyle görevden alınabileceğini öngördüğünü hatırlatan Mahkeme bu konuda net bir tutum ortaya koydu.
Anayasa Mahkemesi belki de tarihinde hiç olmadığı kadar yoğun biçimde siyaseti doğrudan ilgilendiren konularda karar vermek zorunda kaldığı bir dönemden geçiyor. Trump’ın son iki yıl içinde hayata geçirdiği ya da geçirmeye çalıştığı birçok uygulama mahkemeyi arka arkaya tartışmalı kararların tam ortasına çekti. Muhafazakâr çoğunluğu elinde tutan yargıçlar birçok konuda blok halinde oy kullanırken kamuoyunda geniş yankı uyandırabilecek davalarda daha temkinli bir çizgiye çekildi. Bu haftaki doğumla vatandaşlık kararı da tam olarak bu durumu yansıtıyor. Trump karardan memnuniyetsizliğini açıkça dile getirerek süreci Kongre üzerinden götürmek istese de mevcut koşullar altında böyle bir uygulamanın hayata geçirilmesi mümkün görünmüyor. Mahkeme ise bu kararıyla yargının siyasallaştığı ve siyasi saiklerle hareket ettiği yönündeki eleştirilere karşı kendine önemli bir zemin kazandırmış oldu.



















