Savaşla Barış Arasında İran Mutabakatı
ABD ile İran arasında iki hafta önce imzalanan Mutabakat Muhtırası’na rağmen karşılıklı saldırılar sona ermezken, diplomatik görüşmelerde de ciddi bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Mutabakat, savaşı kesin olarak sonlandıran nihai bir anlaşmadan ziyade, çatışmaları sınırlamayı ve diplomatik süreci yeniden başlatmayı amaçlayan geçici bir çerçeve niteliği taşıyor. Bu kapsamda Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden açılması, bazı yaptırımların geçici olarak askıya alınması ve İran’ın nükleer programına ilişkin 60 günlük bir müzakere sürecinin başlatılması hedeflenmişti. Ancak son hafta yaşanan gelişmeler, sahadaki askeri gerilimin diplomatik sürecin önüne geçmeye devam ettiğini gösteriyor. Taraflar bir yandan görüşmeleri sürdürürken, diğer yandan karşılıklı saldırılar ve sert açıklamalarla müzakere sürecini kırılgan hale getiriyor.
Karşılıklı saldırıların ardından Washington ve Tahran, birbirlerini mutabakatın ruhuna aykırı davranmakla suçluyor. ABD yönetimi görüşmelerin planlandığı şekilde devam edeceğini ve tarafların gerilimi daha fazla tırmandırmaktan kaçınacağını belirtirken, İran cephesi bazı teknik temasların ertelendiğini ve müzakere takviminin henüz netleşmediğini açıkladı. Taraflar diplomatik süreci tamamen sona erdirmek istemezken sahadaki askerî baskıyı da müzakere sürecinin önemli bir aracı olarak kullanmayı sürdürüyor.
Diplomatik trafiğin merkezi bu hafta Katar oldu. ABD temsilcilerinin Doha’ya gitmesi, mutabakatın uygulanması konusunda yeni bir kanalın açıldığı şeklinde yorumlanırken görüşmelerin içeriği ve tarafların doğrudan temas kurup kurmadığı konusunda çelişkili açıklamalar yapılıyor. Görüşmeler ayrıca tarafların henüz müzakerelerin esasına geçemediğini gösteriyor. ABD ve İran heyetleri daha çok Mutabakat Muhtırası’nın uygulanmasına ilişkin sorunlara, özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği ve dondurulan İran varlıklarının serbest bırakılması konularına odaklanmış durumda. Görüşmelerin, İran’daki cenaze törenleri ve iç siyasi hassasiyetler nedeniyle yeniden ertelenebileceği belirtiliyor.
ABD-İran görüşmelerinde Hürmüz Boğazı meselesi, teknik bir deniz trafiği düzenlemesinden ziyade bir pazarlık başlığına dönüşmüş durumda. Doha’daki son temaslarda taraflar kalıcı anlaşmadan önce boğazdan geçişlerin nasıl yönetileceği, ticari gemilerden ücret alınıp alınmayacağı ve İran’ın geçiş rotaları üzerindeki denetim iddiasını tartıştı. Washington, Hürmüz’ün uluslararası deniz trafiğine açık tutulması gerektiğini savunurken, Tahran boğaz üzerindeki kontrolünün tanınmasını ve ilerleyen dönemde geçişlerden ücret alınmasını istiyor. İran’ın son günlerde tankerlerin yalnızca onaylı rotaları kullanması gerektiği yönündeki uyarısı da gerilimi artırıyor.
Washington, İran’ın boğazdan geçen gemilerden ücret alma ısrarını yumuşatmak için yurt dışında dondurulan İran fonlarının bir kısmının serbest bırakılmasını gündeme getiriyor. Ancak Tahran bu teklife henüz olumlu yaklaşmış değil. İranlı askeri yetkililerin boğazdan geçen gemilere yönelik yeni tehditlerde bulunması, Hürmüz’ün yalnızca ekonomik bir geçiş hattı değil, aynı zamanda İran’ın müzakere masasında kullandığı stratejik bir baskı aracı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle boğazın yeniden tamamen açılması, kalıcı barış sürecinin en kritik sınavlarından biri haline gelmiş durumda.
Doha görüşmelerinde öne çıkan başlıklardan biri de ABD yaptırımları nedeniyle dondurulan İran varlıkları oldu. Tahran yönetimi bu fonların serbest bırakılmasını yalnızca ekonomik bir talep olarak değil, Washington’ın mutabakata bağlılığının önemli bir göstergesi olarak değerlendiriyor. ABD ise bu konuda kapsamlı bir adım atmadan önce İran’ın nükleer programı ve bölgesel güvenlik konularında ilerleme görmek istiyor. Bu nedenle dondurulan varlıklar, yaptırımların kaldırılması tartışmasının ötesinde, tarafların birbirine güven oluşturmasını sağlayacak en önemli pazarlık unsurlarından biri haline gelmiş durumda.
Taraflar arasında asıl büyük anlaşmazlık ise İran’ın nükleer programı ve yaptırımların geleceği konusunda yaşanıyor. Mutabakat, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokları ve nükleer faaliyetleri konusunda daha kapsamlı görüşmeler yapılmasını öngörüyor. Buna karşılık Tahran, ekonomik rahatlama sağlayacak yaptırım muafiyetlerinin sürmesini istiyor. ABD’nin bazı yaptırımları 60 günlüğüne askıya alması, İran açısından önemli bir kazanım olarak görülse de Washington bu adımı nihai taviz değil, müzakere sürecini ayakta tutacak geçici bir teşvik olarak sunuyor. Bu nedenle taraflar masada görünse bile henüz kalıcı bir uzlaşıya yaklaşmış değiller.
Mutabakat yalnızca ABD-İran hattıyla sınırlı değil. İsrail’in Lübnan’daki askeri varlığı, Hizbullah dosyası ve Körfez güvenliği de pazarlığın parçası haline gelmiş durumda. İran, daha önce anlaşmanın bölgesel gerilimlerin azaltılmasıyla birlikte uygulanabileceğini savunmuştu. Bu nedenle Lübnan’da yaşanacak yeni bir tırmanma ya da İsrail kaynaklı bir askeri hamle, ABD-İran görüşmelerini doğrudan etkileyebilir. Washington ise İran’ın bölgesel vekil aktörler üzerindeki etkisini sınırlamadan kalıcı bir anlaşmanın mümkün olmayacağını düşünüyor. Bu karşılıklı güvensizlik, mutabakatın en zayıf halkasını oluşturuyor.
ABD ile İran arasında doğrudan temas kurulmasına rağmen teknik müzakerelerin büyük ölçüde Katar ve Pakistan’ın arabuluculuğunda yürütülmesi, taraflar arasındaki güven eksikliğinin devam ettiğini gösteriyor. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, yaptırımlar ve nükleer program gibi yüksek hassasiyet taşıyan başlıklarda arabulucuların önerileri müzakere sürecinin kesintiye uğramamasında önemli rol oynuyor. Taraflar zaman zaman sert açıklamalar yapsa da diplomatik kanalların açık tutulabilmesi büyük ölçüde bu ara aktörlerin yürüttüğü mekik diplomasisine bağlı görünüyor. Bu durum, bölgesel krizlerde üçüncü tarafların yalnızca kolaylaştırıcı değil, aynı zamanda sürecin devamını sağlayan temel aktörler haline geldiğini ortaya koyuyor.
Son haftadaki gelişmeler, ABD-İran mutabakatının taraflar arasındaki temel anlaşmazlıkları çözmekten ziyade bunların müzakere edilmesine imkân sağlayan bir çerçeve oluşturduğunu gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, İran’ın nükleer programı, yaptırımların geleceği ve bölgesel güvenlik başlıklarında henüz somut bir uzlaşı sağlanabilmiş değil. Bununla birlikte tarafların askeri gerilime rağmen müzakere masasını korumaya devam etmesi, diplomatik sürecin tamamen çıkmaza girmesini önleyen en önemli unsur olarak öne çıkıyor. Önümüzdeki haftalarda Doha görüşmelerinin seyri ve özellikle nükleer dosyada atılacak adımlar, mutabakatın kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek.



















