Amerikan Tarihini Kim Yazacak?
Washington yönetimi ile ABD’nin en köklü vakıflarından biri olan Smithsonian Enstitüsü arasında yaklaşık iki yıldır süren gerilimin ardından Genel Sekreter Lonnie Bunch yıl sonuna kadar görevinden ayrılacağını açıkladı. Federal hükümetten ciddi miktarda fon alan enstitü Trump’ın ikinci döneminin başından itibaren Amerikan değerlerini aşağılamak, tarihi çarpıtmak ve yıpratmakla suçlanırken enstitü bünyesindeki kurumlara doğrudan müdahale edilmek istenmişti. Ortaya çıkan gerilim sürecinde Smithsonian yöneticileri kamuoyu önünde sık sık hedef alınırken son olarak enstitünün fonlarının kesileceğinin sinyali verilmişti. Mütevelli heyetinde federal yöneticileri de barındıran kurumun genel sekreterinin artan baskı karşısında görevden ayrılacağını açıklamasıyla Trump yönetimi önümüzdeki dönemde Smithsonian’a yönelik baskıyı daha da artırabilir.
1846’da ABD Kongresi onayıyla vakıf olarak kurulan Washington DC merkezli Smithsonian Enstitüsü dünyanın en büyük müze, eğitim ve araştırma kompleksi olarak dikkat çekiyor. Bünyesinde Amerikan Tarihi Müzesi, Hava ve Uzay Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesi gibi 21 müzeyi ve çeşitli araştırma merkezlerini barındıran enstitü her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlıyor. Yaklaşık bir milyar dolarlık yıllık bütçesinin yüzde 62’si federal hükümetten gelmesine rağmen enstitü hukuken yürütme organından bağımsız bir kurum olarak kabul ediliyor. Kurumun yönetiminde Yüksek Mahkeme başkanının başkanlık ettiği, Kongre üyeleri, ABD Başkan Yardımcısı ve sivil üyelerden oluşan 17 kişilik bir mütevelli heyeti bulunuyor. Federal hükümetten yüklü miktarda fon almasına rağmen herhangi bir hiyerarşi altında yer almaması, Trump’ın hedef aldığı konuların merkezinde yer alıyor.
Trump’ın Ocak 2025’te göreve dönmesiyle başlayan süreç, Smithsonian üzerindeki baskının adım adım arttığını gösteriyor. Trump devlet kademelerindeki çeşitlilik programlarını “yasadışı ayrımcılık” ilan eden kararnamesinin ardından Smithsonian’ı doğrudan hedef aldı. Mart 2025’te imzalanan “Amerikan Tarihine Gerçeği ve Aklı Geri Getirme” kararnamesi enstitüyü “bölücü, ırk merkezli bir ideolojinin” etkisinde olmakla suçladı ve Başkan Yardımcısı JD Vance’i “Amerikan değerlerini aşağılayan” sergilere fon verilmesini engellemekle görevlendirdi. Mayıs 2025’te Trump, Ulusal Portre Galerisi müdürü Kim Sajet’i “aşırı partizan” olmakla suçlayarak görevden aldığını açıkladı. Smithsonian personel kararlarının kendi yetkisinde olduğunu belirtse de Sajet siyasi baskı karşısında kısa süre sonra istifa etti. Temmuz 2025’te Amerikan Tarihi Müzesi, Washington yönetiminin baskısıyla Trump’ın azil süreçlerine değinen içeriği müzeden kaldırdı. Ağustos 2025’te Beyaz Saray sekiz müzenin sergilerini “tarihsel anlatı ve Amerikan ideallerine uyum” açısından denetleyeceğini açıklarken yaklaşık 24 sergiyi “sakıncalı” ilan etti. Bunch sergilerin içeriğine kurumun kendisinin karar vereceğini vurgulasa da denetleme süreci için istenen belgelerin Beyaz Saray’a iletildiği açıklandı.
Trump yönetiminin baskısı bu yılla birlikte daha da sertleşti. Beyaz Saray yetkilileri, enstitü bünyesindeki Portre Galerisi’nde Trump’ın resmi portresinin yanına Trump destekçilerinin yaptığı başka Trump resimlerinin de asılmasını istedi. Amerika’nın kuruluşunun 250. yıl dönümünde ise Beyaz Saray tarafından yayımlanan 162 sayfalık rapor Smithsonian’ı doğrudan hedef aldı ve Amerikan Tarihi Müzesi’ni “beyaz karşıtı önyargı” ve “aşırı siyasi aktivizm” ile suçladı. Trump müze girişine bu suçlamaları içeren uyarı levhaları konulmasını emretti. Ağustos 2026’da İçişleri Bakanlığı mütevelli heyetine gönderdiği mektupta federal fonun “mevcut yönetimin devam etmesi halinde” sürdürülemeyeceğini açıkça ifade etti. Tüm bu baskıların ardından Bunch yeni yıla kadar görevinden ayrılacağını açıkladı. Genel Sekreter kararın arkasında siyasi baskı olmadığını belirtse de sürecin gidişatı bu kararın belirleyicisi oldu.
Beyaz Saray’ın 4 Temmuz 2026’da yayımladığı rapor, yönetimin Smithsonian’a yönelik itirazlarını en somut biçimde ortaya koyan belge niteliğinde. Rapor Amerikan Tarihi Müzesi’ni Amerikan tarihini “kutlanacak ortak bir ulusal miras” olarak ele almamakla suçladı. Rapor müzeyi kölelik konusunda kurucu figürlerin hatalarını öne çıkarıp kölelik karşıtı çabalarını gizlemekle, Hristiyanlığı yalnızca bir baskı aracı olarak sunmakla ve göç sergisinde yasadışı göçmenlerin vatandaşlık hakkına sahip olduğunu telkin etmekle suçladı. Sergideki “ilk liderler fırsat ve özgürlük vaat etti, ama yalnızca bazıları için” ifadesi ise “beyaz karşıtı düşmanlığın” kanıtı olarak gösterildi. Rapor müzenin tarihi “vatandaşları bölmek ve cesaretini kırmak” için kullandığı sonucuna vararak Smithsonian’ın “Amerikan halkına karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğini” bildirdi.
Bunch’ın görevinden ayrılacağını açıklaması, ABD’de kültür ve tarih kurumları üzerindeki siyasi baskının geldiği noktayı gösteren bir dönüm noktası niteliğinde. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında Smithsonian vakası tek bir olaydan ibaret değil. Washington yönetiminin Kennedy Center’daki program müdahaleleri ile üniversitelere, orduya ve milli parklara yönelik soruşturmaları birlikte ele alındığında, federal destek alan tüm kurumlarda tarih anlatısını yeniden şekillendirmeye yönelik sistematik bir çabadan söz etmek mümkün. Bunch’ın 2019’da enstitünün 180 yıllık tarihindeki ilk Afrikalı Amerikalı genel sekreteri olarak atanması ve daha önce Ulusal Afrikalı Amerikan Tarihi ve Kültürü Müzesi’ni kurmuş olması da bu açıdan sembolik bir önem taşıyor. Hedef alınan kurumlar ve kişiler, tam da yönetimin “woke” olarak nitelendirdiği tarih yaklaşımını temsil ediyor.
“Woke” kavramı, Afrikalı Amerikan konuşma dilinde “uyanık olmak” anlamına gelen ve başlangıçta ırksal adaletsizliğe karşı farkındalığı ifade eden bir terim olarak doğdu. 2010’lu yıllarda Black Lives Matter hareketiyle yaygınlaşan kavram zamanla ırk, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve göç gibi alanlardaki yapısal eşitsizliklere duyarlılığı kapsayan geniş bir ilerici dünya görüşünün adı haline geldi. Bu bakış açısına göre Amerikan tarihi ve kültürel anlatıları, kölelik, yerli halkların mülksüzleştirilmesi ve ayrımcılık gibi konuları merkeze alarak dezavantajlı grupların deneyimini görünür kılacak biçimde yeniden yazılması gerekiyor. Muhafazakârlar ise özellikle 2020’deki George Floyd protestolarından sonra bu terimi olumsuz bir etikete dönüştürdü ve üniversitelerde, medyada, şirketlerde ve kültür kurumlarında hâkim hale geldiğini düşündükleri kimlik siyasetini, çeşitlilik programlarını ve eleştirel ırk teorisini tek bir kavram altında hedef almaya başladı. Trump yönetiminin bu kültüre karşı çıkmasının temelinde, “woke” anlatının Amerikan tarihini başarı ve ilerleme yerine suç ve baskı üzerinden okuduğu, vatandaşları ırk temelinde böldüğü, kurucu ilkeleri itibarsızlaştırdığı ve beyaz Amerikalıları toplu olarak suçlu konumuna yerleştirdiği inancı yatıyor. Yönetim bu yaklaşımın federal fonla desteklenen kurumlarda kök salmasını ideolojik bir ele geçirme olarak görüyor ve “vatansever tarih” söylemiyle ulusal kimliği yeniden yüceltme odaklı bir anlatıya taşımayı amaçlıyor. Smithsonian tartışması da bu geniş kültür savaşının bir cephesi olarak değerlendirilebilir.
Bunch’ın ayrılışıyla birlikte Smithsonian’ın geleceği büyük ölçüde mütevelli heyetinin yapacağı yeni atamaya bağlı hale geldi. Heyetteki bazı sivil üyelerin görev süresinin dolması ve yerlerine gelecek isimlerin henüz belirlenmemiş olması, yeni genel sekreterin seçileceği dengenin de belirsiz olduğunu gösteriyor. Fon tehdidi sürdüğü ve rapor kapsamındaki suçlamalar geri çekilmediği sürece kurumun başına kim gelirse gelsin benzer bir baskıyla karşılaşması kaçınılmaz görünüyor. Bunch’ın istifası bu açıdan bir sonuç değil, ABD’nin kendi tarihini kimin ve hangi anlatıyla sunacağı sorusunun cevaplanacağı yeni bir aşamanın başlangıcı niteliğinde. Bu sorunun cevabı yalnızca Smithsonian’ın değil, federal destek alan tüm kültür ve eğitim kurumlarının Washington karşısındaki bağımsızlığının sınırlarını da belirleyecek.



















