Ön Seçimlerin Galibi Trump
2026 Kongre Seçimlerine kısa bir süre kala her iki partinin ön seçim süreçlerinde de sona geliniyor. Başkan Trump’ın görevdeki son iki yılını önemli ölçüde etkileyebilecek seçimlerde Demokratlar Kongre’nin kontrolünü ele geçirmeye çalışırken, Cumhuriyetçiler mevcut aritmetiği koruyarak Kongre’nin başkana engel olamayacağı denklemi son iki yılda da sürdürmek istiyor. Bu hafta gerçekleştirilen ön seçimler, özellikle Cumhuriyetçi Parti’nin Trump’ın kontrolüne girdiği yönündeki eleştirileri destekleyecek sonuçlar üretti. Geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden South Carolina Senatörü Lindsey Graham’ın yerine hiçbir siyasi tecrübesi olmayan kız kardeşi Darline Graham’ı aday göstererek destekleyen Trump, yine bir ön seçimden zaferle ayrıldı. Demokratlarda ise parti içi gerilimler sürerken İsrail karşıtlığı üzerinden açılan makas, ön seçim sürecinde daha da görünür bir hale geldi.
Trump bu ön seçim sürecinde alışılmışın dışında bir strateji izleyerek çok aktif biçimde çalıştı ve toplamda en az 260 Cumhuriyetçi adayı ön seçim yarışlarında destekledi. Trump’ın destek verdiği adaylardan yalnızca dokuzu ön seçimlerden zaferle ayrılamadı. Ancak bu noktada Trump’ın kazanamayacağını düşündüğü adaylara baştan destek vermemesi de dikkat çeken bir diğer unsur oldu. Trump adaylara sadece destek vermekle kalmadı aynı zamanda kampanyaları içinde önemli ölçüde sponsor desteği sağlanması için de çalıştı. Bazı kritik bölgelerde ise bizzat seçim çalışmaları için mitinglere katılan Trump görevdeki son iki senesinde Kongre’den gelebilecek engellemelerin önüne geçmeye çalışıyor.
Trump’ın parti üzerindeki etkisini gösteren en önemli sınav ise South Carolina’da yaşandı. Geçtiğimiz aylarda geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden Senatör Lindsey Graham’ın yerine, Trump’ın eyalet valisine telkiniyle kız kardeşi Darline Graham vekâleten atanmıştı. Bu atama, herhangi bir siyasi geçmişi olmayan bir figürü öne çıkardığı için eleştirilerin hedefi olmuştu. South Carolina Senato koltuğu için yapılan ön seçimlerde de Darline Graham’ın aday olmasını isteyen ve açık destek veren Trump’ın etkisiyle Graham ilk turu önde tamamladı. Ancak hiçbir aday yeterli oyu alamadığı için yarış ikinci tura kaldı. İkinci tur öncesinde Trump’ın Graham’a destek vermek amacıyla bizzat sahaya inerek miting yapması ve Cumhuriyetçi Parti’nin başkanın yönlendirmesiyle kampanyaya yüklü miktarda bağış aktarması dikkat çekti. Bu hafta gerçekleştirilen ikinci tur seçimlerinde Graham, Temsilciler Meclisi üyesi Ralph Norman’ı yaklaşık beş puanlık farkla geride bırakarak Cumhuriyetçilerin Senato seçimlerinde adayı olmaya hak kazandı. Cumhuriyetçilerin ağırlıklı olduğu eyalette Graham’ın Kasım ayındaki seçimlerin ardından ağabeyinden boşalan koltuğu devralarak Kongre’ye girmesi bekleniyor.
Trump’ın Temsilciler Meclisi adayları arasında bazı kayıplar yaşadığı görülse de Senato’da destek verdiği adayların ön seçimlerden firesiz biçimde galip çıkması ilginç bir tablo ortaya koydu. Özellikle Trump destekli iki isim, partinin önde gelen senatörlerini devirdi. Louisiana’da Temsilci Julia Letlow iki dönemdir senatör olan Bill Cassidy’yi yenerken, Texas’ta Başsavcı Ken Paxton dört dönemdir görevdeki John Cornyn’i mağlup etti. Uzun yıllar Senato’da görev yapan bu isimlerin geçtiğimiz yıllarda Trump’a karşı pozisyon alması, başkanın özellikle bu iki senatörü hedef almasıyla sonuçlandı. Senato düzeyinde Trump’ın onayının parti içi dengeleri hâlâ tek başına değiştirebilecek ağırlıkta olduğu görülüyor.
Ön seçimlerin Amerikan siyasetine en büyük etkilerinden biri de İsrail meselesi oldu. İsrail meselesinin en büyük etkisi ise Demokrat Parti tabanında görülüyor. Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre, Demokrat Parti’nin 2028 başkan adayını belirlemede kilit rol oynayacak ilk altı ön seçim eyaletinin, yani South Carolina, Nevada, New Hampshire, New Mexico, Michigan ve Virginia’nın tamamında seçmen çoğunluğu İsrail’in Gazze’de soykırım işlediğine inanıyor ve İsrail’e yardım ile silah sağlanmasına karşı çıkıyor.
Ön seçim kampanyaları boyunca İsrail konusu, özellikle Demokrat adaylar arasında derin bir ayrışmaya neden olmasıyla dikkat çekti. Demokratların ilerici kanadının desteklediği isimlerin doğrudan İsrail karşıtı seçim vaatleriyle kritik eyaletlerden başarıyla ayrılması, ABD siyasetinde bir dönüşümün habercisi olarak yorumlanıyor. İsrail’e yakın AIPAC gibi lobi gruplarının rekor düzeyde harcamalarla desteklediği adayların İsrail karşıtı rakiplerine yenilmesi de bu dönüşümün bir göstergesi olarak okunuyor. Daha önce AIPAC’tan destek alan Demokratlar da artık açıkça mesafe koyuyor. Merkezi kanada yakın Demokrat Kongre üyesi Seth Moulton geçtiğimiz yıl, AIPAC’ın kendisini Netanyahu hükümetine fazlasıyla yakınlaştırdığını söyleyerek aldığı bağışları iade edeceğini açıkladı. Moulton’ın İsrail’in dostu olduğunu ancak mevcut hükümetinin dostu olmadığını ve AIPAC’ın bugünkü misyonunun mevcut hükümeti desteklemek olduğunu ifade eden sözleri, merkez kanadın bile kendi içerisinde ayrıştığını gösteren bir dönüm noktası oldu.
Cumhuriyetçi Parti içinde İsrail karşıtlığı geçmiş dönemlere oranla kendisine önemli bir yer bulsa da İsrail’e yakın lobi gruplarının parti üzerindeki etkisinin hâlâ güçlü olduğu görülüyor. Ancak geçtiğimiz haftalarda Başkan Trump’ın ön seçim sonuçlarını değerlendirirken İsrail’e yakın lobi gruplarının Kongre üzerindeki etkisinin geçmiş yıllara oranla azaldığını bizzat dile getirmesi, bu dönüşümü gösteren önemli bir örnek oldu. Değişen bu tabloya Cumhuriyetçi Parti içinden gelen tepkilerin bir örneği de salıncak eyaletler arasında yer alan ve seçim sonuçlarının kritik etkiler oluşturabileceği Michigan’da yaşandı. Michigan’da Demokratların ilerici sol kanadını temsil eden El-Sayed’in karşısında yarışacak Cumhuriyetçi aday Mike Rogers, ara seçimler öncesinde AIPAC’tan kendisi adına kampanya yürütmemesini talep etti. Ülkenin en büyük Arap kökenli Amerikalı nüfuslarından birine ev sahipliği yapan Michigan’da yarışan Rogers, açık AIPAC desteğinin ters tepebileceğinden endişe ediyor. Yıllardır adayların peşinden koştuğu bir desteğin artık bizzat Cumhuriyetçi bir aday tarafından yük olarak görülmesi, lobinin her iki kanatta da sorgulandığı yeni bir evrenin habercisi niteliği taşıyor.
Seçimlere kısa bir süre kala seçim güvenliği tartışmaları da siyasetin gündeminde yer alıyor. Geçtiğimiz yıl Başkan Trump seçim güvenliği tartışmalarını yeniden gündeme taşıyarak dikkat çekmişti. Posta yoluyla oy kullanımı da bu tartışmaların odağında yer aldı. Trump, Mart 2026’da imzaladığı bir başkanlık kararnamesiyle posta oylarını kısıtlamak istedi. Kararname ile federal hükümetin kontrolünde olan Posta Servisi’nin bu kararı uygulaması ve seçmen verilerini federal hükümetle paylaşmayan eyaletlerde oy pusulalarının teslim edilmemesi hedefleniyor. Trump’ın bu hamlesine karşı dava açan Demokratlar ise yürütme emrinin anayasaya uygun olmadığını iddia ederek süreci mahkemeye taşımıştı. Massachusetts Federal Bölge Mahkemesi Hâkimi Indira Talwani, yapılan başvurular üzerine Trump’ın kararına karşı yürütmeyi durdurma kararı almıştı. Ancak sürecin Cumhuriyetçi başkanların atadığı üyelerin çoğunlukta olduğu Anayasa Mahkemesi’ne taşınması ve mahkemenin böyle bir karar için henüz erken olduğunu belirterek kararnamenin iptalini engellemesiyle Trump’ın yürütme emri yeniden yürürlüğe girmiş oldu. Önümüzdeki günlerde posta ile oy kullanma tartışması hukuki mecraların gündeminde yer almaya devam edebilir.
Trump’ın desteklediği adayların zaferleri, Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hâkimiyetinin sürdüğünü gösterirken bu gücün siyasi tecrübeden yoksun isimleri bile aday yapabilecek boyuta ulaşması parti içinde liyakat tartışmalarını derinleştiriyor. Demokrat cephede ise İsrail meselesi üzerinden açılan makas, tabanın yönü ile parti kurmaylarının çizgisi arasındaki uçurumu büyütüyor ve bu gerilimin 2028 başkanlık yarışına taşınması kaçınılmaz görünüyor. AIPAC gibi lobi gruplarının rekor harcamalara rağmen aldığı yenilgiler ve desteklerinin artık her iki partide de sorgulanır hâle gelmesi, Washington’daki köklü dengelerin çözülmekte olduğuna işaret ediyor. Posta oyları etrafındaki hukuki mücadele ise seçimlerin yalnızca sandıktaki rekabetle değil, sandığa hangi kurallarla gidileceği belirsizliğiyle de şekilleneceğini ortaya koyuyor. Kasım seçimleri bu tabloda, hem Trump’ın son iki yılının kaderini hem de her iki partinin içinden geçtiği dönüşümün istikametini belirleyecek kritik bir eşik olarak öne çıkıyor.



















