Hürmüz Boğazı’nda Yeniden Savaş Sesleri
ABD ile İran arasında haziran ayında varılan ateşkesin kısa sürede çökmesi, Ortadoğu’da yeni bir belirsizlik dönemini beraberinde getirdi. Son bir haftada yaşanan gelişmeler, tarafların yeniden diplomasi yerine askerî baskı ve karşılıklı misilleme politikasına yöneldiğini gösteriyor. ABD’nin deniz ablukasını yeniden başlatması, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü artırmaya yönelik adımları ve karşılıklı saldırılar, krizin yalnızca iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık olmaktan çıkarak küresel enerji güvenliği ve bölgesel istikrarı etkileyen daha geniş bir güvenlik sorununa dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Başkan Trump, İran’ın görüşmelerin sürdürülmesini talep ettiğini ve Washington’ın bu talebe olumlu yaklaştığını açıkladı. Ancak aynı açıklamada haziran ayında varılan ateşkesin sona erdiğini de ilan ederek ABD’nin İran politikasında yeni bir döneme girildiğinin sinyalini verdi. ABD yönetimi son günlerde hava saldırılarını genişletirken deniz ablukasını yeniden devreye soktu ve İran’a yönelik yeni yaptırımlar açıkladı. Washington, sahadaki askerî üstünlüğünü kullanarak Tahran’ı daha ağır şartlar içeren yeni bir anlaşmayı kabul etmeye zorlayan “baskı altında müzakere” stratejisini uygulamaya çalışıyor.
Bu yaklaşım, anlaşmanın bütünüyle terk edilmesinden çok mevcut şartların Washington lehine yeniden şekillendirilmek istendiğini gösteriyor. ABD, İran’dan Hürmüz Boğazı’nın uluslararası deniz trafiğine açık olduğunu kamuoyu önünde ilan etmesini, ticari gemilere yönelik saldırıları durdurmasını ve zenginleştirilmiş uranyum stokuna ilişkin daha kapsamlı tavizler vermesini talep ediyor. İran ise yaptırımların yeniden devreye sokulması ve Amerikan askerî saldırılarının sürmesi nedeniyle anlaşmayı ilk ihlal eden tarafın Washington olduğunu savunuyor.
Çatışmaların yeniden tırmanmasında temel neden olarak Hürmüz Boğazı konusundaki anlaşmazlıklar gösteriliyor. İran yönetimi, boğazdan geçen ticari gemilerin belirlenen deniz koridorlarını kullanmasını ve geçişler için İran’ın koyduğu kurallara uymasını isterken, ABD bu uygulamaların uluslararası deniz hukukuna aykırı olduğunu savunuyor. Tahran’ın bazı ticari gemilere müdahale etmesi ve izinsiz geçişlere müsaade edilmeyeceğini açıklaması, Washington tarafından haziran ayında varılan mutabakatın fiilen sona erdiğinin en önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirildi. Bu gelişmenin ardından ABD, Hürmüz Boğazı’ndaki askerî varlığını artırarak İran üzerindeki baskıyı yeniden yükseltti.
Washington yönetimi, İran’a yönelik deniz ablukasının yeniden başlatılacağını duyurdu. Savunma Bakanlığı, ablukanın İran’ın tüm limanlarını, petrol terminallerini ve kıyı bölgelerini kapsayacağını, İran’a giriş ve çıkış yapan gemilerin taşıdığı yük veya ait oldukları ülke ayrımı gözetilmeksizin denetleneceğini açıkladı. Bu kararla birlikte ABD, İran’ın deniz ticaretini ve enerji ihracatını yeniden baskı altına almayı hedeflerken, Hürmüz Boğazı çevresindeki askerî varlığını da önemli ölçüde artırdı.
ABD yönetimi, İran petrolünün üretimi, teslimatı ve satışına izin veren 60 günlük genel lisansı geri çekerek İran menşeli ürünlerin satın alınması veya yüklenmesi dahil hiçbir işleme izin verilmeyeceğini duyurdu. Mutabakat kapsamında İran’ın petrol ihracatına sınırlı ölçüde yeniden izin verilmiş ve deniz ablukası kaldırılarak Tahran’a önemli bir ekonomik rahatlama sağlamıştı. Son kararla birlikte bu kazanımlar büyük ölçüde geri alınırken, Washington İran ekonomisi üzerindeki baskıyı daha da artırmayı hedefledi. Aynı süreçte ABD Hazine Bakanlığı, İran yönetimine yakın kişi, şirket ve finans kuruluşlarını kapsayan yeni yaptırım paketlerini de yürürlüğe koyarak ekonomik baskıyı askerî adımlarla eş zamanlı biçimde genişletti.
Ablukanın başlamasıyla birlikte ABD’nin hava saldırıları da genişledi. Amerikan güçleri İran’ın hava savunma sistemlerini, kıyı radarlarını, füze ve insansız hava aracı tesislerini ve deniz unsurlarını hedef aldı. Saldırılar yalnızca güneydeki Bandar Abbas ve Hürmüz çevresiyle sınırlı kalmayarak Tahran yakınlarındaki hedeflere kadar uzandı. ABD kuvvetleri ayrıca İran’ın Hark Adası yönündeki ablukayı aşmaya çalıştığını ileri sürdüğü bir petrol tankerini etkisiz hâle getirdi.
Bu operasyonlar İran’ın ticari gemilere müdahale kapasitesini azaltmayı amaçlasa da Washington’da daha kapsamlı seçenekler de tartışılıyor. Bunlar arasında Hark Adası’nın ele geçirilmesi, İran’ın enerji altyapısının hedef alınması ve sınırlı kara birliklerinin kullanılması bulunuyor. Ancak bazı Amerikan yetkilileri, yalnızca hava saldırılarıyla İran’ın siyasi veya askerî olarak teslim olmaya zorlanamayacağını belirtiyor.
İran, ABD saldırılarına karşılık olarak Ürdün, Kuveyt ve Bahreyn’deki Amerikan üslerini ve askerî tesislerini füze ve insansız hava araçlarıyla hedef aldı. Tahran yönetimi, topraklarının İran’a karşı saldırılarda kullanılmasına izin veren ülkelerin meşru hedef hâline gelebileceğini duyururken bu durum, çatışmanın iki ülke arasındaki doğrudan mücadeleden çıkarak Körfez ülkelerini de içine alan daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşme riskini artırıyor. İran ayrıca Hürmüz dışındaki deniz yollarının da hedef alınabileceği uyarısında bulundu. Böyle bir gelişmenin Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ndeki ticari trafiği daha fazla bozmasından endişe ediliyor. Amerikan üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri ise İran’ın misillemelerinden kaçınmaya çalışıyor.
Çatışmaların yeniden yoğunlaşmasına rağmen diplomatik temaslar tamamen sona ermiş değil. Katar, Umman ve Pakistan’ın arabuluculuk girişimleri sürerken taraflar dolaylı müzakere kanallarını açık tutmaya çalışıyor. Ancak 11 Temmuz’da Umman’da gerçekleştirilen temaslar, özellikle Hürmüz Boğazı’nın statüsü ve deniz trafiğine ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle somut bir sonuç vermedi. İran, görüşmelerin başarısız olmasından ABD’nin askerî baskısını sürdürmesini sorumlu tutarken, Washington ise müzakerelerin devam edebilmesi için Tahran’ın önce sahadaki gerilimi düşürmesi gerektiğini savunuyor.
Son gelişmeler, ABD ile İran arasındaki krizin yalnızca nükleer program veya yaptırımlar meselesi olmaktan çıkarak Hürmüz Boğazı’nın kontrolü, enerji güvenliği ve bölgesel güç dengeleri etrafında şekillenen daha kapsamlı bir rekabete dönüştüğünü gösteriyor. Taraflar diplomatik kanalları tamamen kapatmaktan kaçınsa da sahadaki askerî hareketlilik ve karşılıklı sert açıklamalar yeni bir anlaşmaya ulaşılmasını her geçen gün zorlaştırıyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde çatışmaların seyri, yalnızca Washington ile Tahran arasındaki müzakerelere değil, Körfez ülkelerinin tutumuna ve uluslararası toplumun gerilimi sınırlandırmaya yönelik diplomatik girişimlerine de bağlı olacak.



















